BİR KAHVE DE SENİN İÇİN ALDIM

“gözlerinin kahvesinden koy ömrüme

                                                                       kırk yılın hatrına sen kalayım”

Cemal Süreya


Bir kahve de senin için aldım. Türk kahvesi. Biri bana, diğeri sana. Beş yıldızlı otel lobisinin içecek barında, saçları sarı-beyaz renklerle boyalı genç kızdan istedim. Yüzüme bile bakmadı. O işine odaklanmış canlı makine. Bir robot. İkindi vakti başlamış olsa da tüm gece boyunca çalışacak. Hem de hatasız. 

Sadece benim değil kimsenin yüzüne bakmıyor.

“Ne içersiniz?” sorusunun ardından emir almış bir asker gibi içeceklere koşturuyor ve olabildiğince en hızlı bir şekilde emri yerine getiriyor.

“Ne içersiniz?”

“Kola lütfen, Sprite, Kola zero, Diyet kola, Soda, Neskafe, Espresso...

“Tamam, olur, elbette, hemen, baş üstüne, tabi ki” gibi iletişim sözcükleri hafızasından silinmiş olsa gerek ki tek bir kelime dahi etmiyor.

Benim gibi Türk Kahvesi isteyenler de oluyordu elbette. Ama oldukça nadir. Sanıyorum en can sıkıcı istekte bulunan grup bunlardı, genç kız için. Birincisi, öteki içecekler gibi hazır olmayıp sunumu için vakit harcaması gerekiyordu. İkincisi ve daha önemlisi, karşısındaki talepte bulunan şahısla iletişim kurmak zorunda kalıyordu. Bu durumda iki temel sorun daha karşısına çıkıyordu. İlki hiç sevmediği ve istemediği yığınla insanın sesini duymanın verdiği iç bulantısı, öteki bir sonraki sipariş için yaşadığı gecikme.

“İki Türk Kahvesi lütfen” dediğimde gözleriyle değil ama sesiyle iletişime geçti. Kim içecek, kiminle içecek, nerede içecek, öncesi ve sonrası. En küçük bir merak içermeksizin, işinin gereği olarak sordu:

“Nasıl olsun istersiniz?”

“Çok az şekerli lütfen. İkisi de...”

...

Senin de az şekerli kahveyi sevdiğini biliyorum. Tanıştığımız günden beri...

Tanıştığımız günden beri çok şey değişti biliyorum. İkimiz de o ilk tanıştığımız kilolarda değiliz mesela. Evet, şişman değiliz belki ama tanıştığımız ilk günkü kilolarda da değiliz. İkimizin de alnında çizgiler, göz kenarlarında minik kırışıklıklar ve saçlarda, bende yanlara doğru, sende ön taraflarda olan yalnızca sayılabilecek kadar beyazlıklar mevcut. Demem o ki daha farklıyız işte, birbirimizi ilk tanıdığımız zamanlardan farklı. Seslerimiz daha gür çıkardı eskiden mesela. Şimdi daha kısık. Çok daha çabuk sinirlenirdik, şimdi sinirleri alınmış gibiyiz; çabuk karar verip hemen harekete geçerdik, şimdilerde zor karar veriyor ve çok geç harekete geçiyoruz. Ve daha pek çok şey...

 Değişmeyen şeyler de oldu elbet... 

Benim sana olan ilgim, sevgim, aşkım. Senin suskunluğun. Benim gevezeliklerim, senin suskunluğun. Benim içtenlikle kucak açmalarım, senin suskunluğun. Benim kavgalarım, senin suskunluğun. Benim çaresizliklerim, senin suskunluğun. Benim gözyaşlarım, senin suskunluğun. Benim haykırışlarım ama hep senin suskunluğun. 

Kimi zaman bu suskunluk karşısında çıldıracak kadar olsam da alıştım. Olacak olan her ne varsa olup bitiyor. Söyleyeceklerimi söylüyorum. Anlatacaklarımı anlatıyorum, kavga edeceksem ediyorum ve en sonunda senin suskunluğun içimdeki pişmanlık ateşini tutuşturuyor. Sonra da hiç bir şey olmamışçasına hayata kaldığı yerden devam ediyoruz. 

Değişmeden kalanlar arasında ortak damak tadımız da var. Türk Kahvesi. Çok az şekerli. Sadece şekerin esamesi okunacak kadar. O kadar. Fazlası yok. Bir gram fazla şeker konulmuş olsa anında hissedersin zaten. Yüzünü buruşturur ve hemencecik hoşlanmadığını belli edersin. Şikayet etmeden. 

Bir haziran ayıydı. Günlerden herhangi bir gün. Saatlerden herhangi bir saat. Hadi vakit güneşin tam tepede olduğu vakit diyelim. İş arası idi. İkimiz de öğle tatilinde. Daha tanışalı çok olmamış. İlk kahvemizi içiyoruz. Sanki yıllarca birlikte kahve içmişiz gibi sana sormadan kahveni getirdim. 

“Ne içersin? Çay mı, kahve mi? Neskafe mi, Türk Kahvesi mi? Nasıl olsun şekeri?

Şekersiz? Az şekerli? Orta? Bol şekerli?” gibi soruların hiç birini sormadan ne içtiğini biliyormuşçasına bir koşu gidip çok az şekerli Türk Kahvesi ile yanına dönmüştüm. İtiraz etmediğin gibi ilk yudumda memnuniyetini yüzünden anladım. O günden sonra ne zaman birlikte bir şeyler içecek olsak hep çok az şekerli Türk Kahvesi ile muhabbete başlıyorduk. Daha doğrusu ben kahvenin verdiği birazcık coşkunluk ve cesaretle konuşmaya başlıyordum. Sen dinliyordun. Birlikte yorulduğumuz zamanlarda mesela. İşten yorgun argın eve döndüğümüzde. Bol köpüklü az şekerli bir Türk Kahvesinin ikimizi de rahatlattığını keşfetmiştik. Sen ev işlerini tamamladıktan sonra, ben gecenin bir vakti başım ağrıdığında. Sen muhabbetimizi uykuya esir etmek istemediğin zamanlarda, ben seni en çok özlediğim anda. Sen bakışlarınla bana sevdayı anlatmaya başladığında, ben gevezelikten çenem yorulduğunda. Tüm bu zamanlarda az şekerli Türk Kahvesi ikimiz için de dermandı. Biliyorduk.

...

Sarı-beyaz saçları olan genç kız iki Türk Kahvesini uzattı. Mavi, Osmanlı desenleri olan iki fincan ve fincan tabağı içinde. Beraberinde su. Tabağın üzerine birer küçük dilim  fıstıklı lokum koymayı ihmal etmedi. Adet böyle. İlla ağızda bir şeker tadı olması lazım demek ki. Kahvenin acılığını bertaraf edecek. Oysa kahve severlerin en çok hoşuna giden ilk yudumda ağızda bıraktığı acımtırak tattır aslında. Acımsı tat, acımtırak. O buruk haz, bir sonraki kahve içme isteğinin başlangıcıdır. Hep o ilk tadın bıraktığı hazzı yeniden yaşamak için kahve içer insan. Belki de kahve ikramında bulunanlar, o kısacık anda bile ikram ettikleri kişinin acı duymasını istemediklerinden, yanına sürekli küçük bir lokum ekliyorlar. Zira ikramın beyinde temsil alanı tatlarla büyüyor. 

Kahve severler arasındaki kadim tartışmalardan biridir. Suyu kahveden önce mi içmeli, sonra mı? 

Her iki grubun da tutarlı dayanak noktaları, güçlü savunma argümanları var. Kahveden önce su içilmesi gerektiğini savunanlar, haz odaklı yaşayan insanlar. Onlara göre kahve o kadar mübarek bir içecektir ki; lezzetine varabilmek için dilin pasını su ile almak gerekir.

Su ağızdaki diğer tatları yıkayıp temizleyecek ve dili kahvenin gelişine hazırlayacaktır. Protokolden, bir devlet erkanın geçtiği, cadde ve sokakların önceden yıkanması gibi. Önemli, güçlü, asli olanı karşılamak bir hazırlık ister. Bu hazırlık en güzel su ile yapılır. Aslına bakarsanız bu gruptakiler kahveden haz alabilmek için sadece su ile yetinmezler. Onlara göre kahvenin içildiği saat, içtiğiniz mekan, içmeden önceki açlık tokluk durumunuz, kiminle içtiğiniz, içmeye başlamadan evvelki ruh haliniz gibi pek çok detay da önemlidir. Zira tüm bu kombinasyonlarda optimum birliktelik yakalanamazsa kahvenin verdiği hazda doruklara ulaşmak imkansızdır.

Kahveden sonra su içilmesini savunanlar, nasıl söylesem, daha çok garantici adamlardır. Tutucu, ölçülü, temkinli. Hayatları hep bir plan, program ve disiplin dahilinde yürüyen insanlar. Bedenlerine ileri derecede önem verenler. Savundukları en güçlü tezlerini sağlık temeli üzerine kurarlar. Şimdi kahvede hangi madde var? Kafein. Kafeinin vücut üzerine etkileri neler? Öfori yapmak, durup dururken neşelendirmek. Başka? Kalp atışlarını hızlandırmak, kan şekerini bir miktar yükseltmek ve idrar üretimini artırmak. Daha başka? Daha başkası daha önemli olanı. Bu gruptakilerin en çok takıldıkları nokta. Kahvenin vücutta öteki yaptığı etkilerle ilgilenmezler. Varsa yoksa mide yan etkileri. Onlara göre midesinde problemi olanlar için kahve bir içecek değil zehirdir. Yalnızca  midesinde sorun olmayanlar kahve içebilir. O da bir şartla. Kahveden sonra bir bardak su. Böylece yoğun, konsantre bir halde alınan kahvenin seyreltilerek mideye daha az zarar vereceğini düşünürler. Bu yüzden kahveden sonra su içmek şarttır onlar için. Gerçekte, sağlıkları dışında takıntıları bol adamlardır. İleri derecede kontrollü hayatları, hakikatte, gerçek yaşamdaki  mutsuzluklarının da kaynağıdır. 

...

Biz birinci gruptanız. 

İkimiz de kahveden önce su ile boğazımızı ıslatmayı seviyoruz. 

...

Fincanları bir tepsiye koyuyor sarı-beyaz saçlı kız. Yine yüzüme bakmıyor. Tepsiyi alırken ben de onun yüzüne bakmıyorum. Bir ara, yalnızca bir saniyelik gözlerimiz çakışıyor. Hepsi o kadar. O işini tamamlamış olmanın verdiği huzur içinde. Ben de tepsiyi elime alırken, rutin ritüeli tamamlamak adına onun yüzüne bakmadan “Teşekkürler” diyorum. Hepsi o kadar. “Afiyet olsun” nezaket cümlesini beklemeden hızla uzaklaşıyorum sarı-beyaz saçlı kızın yanından. Çünkü söylemeyeceğini adım gibi biliyorum.

...

Lobinin önündeki yeşil palmiye ağaçları ve sarı, kırmızı, mor, pembe çiçeklerle süslü bahçe katına geçiyorum. İçecek barının tam karşısında, camların arkasında. Karşımda sen varsın. Beni bekliyorsun. Gülümsüyorsun. Yüzün aydınlık. O tebessümün en az içeceğimiz kahve kadar güzel. Yavaşça tepsiyi bırakıyorum masanın üzerine.  Karşımızda deniz. Kocaman sınırsız bir maviliği ile bize gülümsüyor. Ufuk çizgisinin mavilikle birleştiği noktaya takılıyor bir ara gözlerim. Sen susuyorsun her zamanki gibi. Sessizlik bir çığ gibi giderek büyüyor ve her geçen saniye ruhumuzu zapturapt altına alıyor. İnsanın içini acıtan bir sessizlik bu. İçimi acıttığı için biliyorum. Daha fazla suskunluk daha çok ıstırap demek. Ben konuşmazsam bu hep böyle sürecek. Konuşup bu karabasanı kaçırmalıyım. Bu kara büyü ancak kelimelerin tılsımı ile çözülebilir. Sesler sessizliği parçalar, iç sızıltısını sağaltır. Kelimeler.

...

E hadi bakalım diye başlıyorum cümleye. Yutkunuyorum. Neye bakacaksak sanki. Cümlenin devamını getirmeliyim. Ne düşünüyorsun söyle bana diyorum. Cevaplamana fırsat vermeden kendim yanıtlıyorum. Deniz güzel, gökyüzü güzel, mavi en güzel renk. Yeşil ve mavi. Şu ağaçlar, şu kuşlar bu güzelliğin aksesuarları. Bu toprak. Hepsi bir bütün. Hepsi bir arada olunca muhteşem manzara. Eşsiz bir ahenk var aralarında. Tabiat ressamı mükemmel süslemiş. “Sonbahar sanattır, diğerleri ise mevsim” diyenler halt etmiş. Deniz ve gökyüzü, yeşil ve mavi. Ve güneşin bin bir pırıltılı ışıkları. Yaz mevsimini sanatın hangi dalından kovalayabilir? 

Susuyorsun. Gülüşün saçılıyor ortalığa. Akşama dönen kızıllıkta saçılıyor etrafa.

Kendimi sevmiyorum diyorum. Evet belki her şey muhteşem ama ben eksiğim. Hep geride kalan bir yanım var. Beni başkalarının yarışından beri tutan bir tarafım var. Çoğu zaman güneşe bakıp “işte bu güneş”, denize bakıp “işte bu deniz” diyemiyorum. Ben o iç çalkantısını yaşarken insanlar çığlık çığlığa güneşe ve denize koşuyorlar. Arkalarından bakakalıyorum. Biliyorum ki güneş birazdan solacak ve o aydınlık yerini kocaman bir karanlığa bırakacak. O kadar kısacık ki aydınlık. Biliyorum ki masmavi deniz de birazdan kararacak. Her şeyi karanlık yutacak. O karanlığın içinde yolumu aydınlatacak bir fenere ihtiyacım var. Ama benden başka kimse böyle düşünmüyor. Yalnızım ve bu yüzden sevmiyorum kendimi. Uyumsuzum. Başkaları gibi olamamanın verdiği iç huzursuzluğu. Adaptasyon sorunu. Uyumda yetersizlik ve beceriksizlik. Sonunda insanın içini daha da bulandıran bir  rahatsızlık duygusu. Beni sarıyor, etrafımı sarıyor, içimi dışımı sarıp sarmalıyor. Elimi kolumu bağlıyor.

Yüzündeki ifade değişiyor. Üzülüyorsun. Kendimi sevmediğimi söylediğim zamanlardaki gibi çatılıyor kaşların. Yapma diyor bakışların. Gülüşün yeniden gelsin istiyorum.

Tamam kendimi sevmiyorum ama başkalarına benzemiyor olmanın huzurunu taşıyorum. Herkes gibi yemiyor, içmiyor, gezmiyor, eğlenmiyorum. Sıradanlığın, basitliğin ve hissiyatsızlığın dibine de vurmuş değilim. Bu halimden mutluyum. Bir üst perdeden bakınca gündelik koşturmaların sıradanlığını görüyorum. Ben, benim, bana, bende, benden, benimle, benimki, bensiz dedikçe insanlar gülüyorum içimden. Hiç bir şeyin hiç bir şekilde hiç kimseye ait olmadığı bir dünyada, ölümün var olduğu bir dünyada ben ben diyenleri gördükçe gülüyorum. Evet sen diyorum, sen. Sensin. Ama sen de hakikati öğreneceksin. Bakalım o zaman neler söyleyeceksin. Cahilliğini yalnızca sen fark ettiğinde seni çok önceden fark edenlerin olduğunu öğrenince neler yapacaksın? Olsun. Yine de sensin, sen. Ben de kabul ettim. Nasıl olsa bir gün gerçeği sen de öğreneceksin.

Suskunsun. Bakışların değişiyor. Bir şeyler söylemek istiyorsun, belli. Ekleyeceklerin var. Kahvenden bir yudum alıp yutkunuyorsun. İki kaşının arasındaki çizgi hafiften derinleşiyor.

Konuşmaya karar verdin mi nihayet? Bu suskunluk nereye kadar? Ağzın var dilin yok gibi. Niçin sen de benim gibi açılmıyorsun? Bana mı güvenmiyorsun? Söylediklerim hoşuna mı gitmiyor? Anlattıklarımı konuşmaya değer mi bulmuyorsun? Haklısın. Konuşarak ne değişiyor? Ben konuşuyorum da ne oluyor? Güneş hep doğudan doğup hep batıdan batmıyor mu? Gece ile gündüz hep birbirini takip etmiyor mu? Aşk mı kayboldu? Sevda mı yok oldu? Kötülükler mi karanlıklara gömüldü? Kıskançlık, kin, haset hep aynı eskisi gibi değil mi? İnsan konuşarak kendinde var olan neyi değiştirebilmiş? Değiştiremeyeceğimiz şeylerle örülü bir dünyada konuşarak nefes tüketmek, niçin? Kelimelerin de kifayetsiz olduğunu hala anlayamadım, değil mi? Zira söz tılsımdır ama etkisi geçicidir asıl olan sözün ötesindeki niyet ve sonrasındaki eylem değil midir?

...

Kahvemi çoktan bitirdim. Son yudum soğumuştu. Ne kadar çok konuştum bilmiyorum. Sesimi çok mu yükselttim konuşurken? Başkaları rahatsız oldu mu acaba? Kocaman otelde kimin umurunda iki insanın konuştukları? Etrafıma bakındım bir an. Tedirgin oldum. Haksız da değilmişim. İşte o hiç kimsenin yüzüne bakmayan saçları sarı-beyaz boyalı kız bize doğru geliyor. Kalk git mi diyecek? Konuştuklarımdan rahatsız olanlar ona şikayete mi gitti? Sanmıyorum.

Tamam buldum. Kahve fincanlarını toplamaya geliyor. Gelişinin benimle ya da bizimle bir ilgisi yok. Belki oturduğumuz masaya değil başka yere gidecek. Ama gittikçe bize doğru yaklaşıyor. Yaklaşıyor. Kız bakışlarını üzerime kilitledi. Üzerime üzerime geliyor. Artık bize doğru geldiğinden eminim. Panikliyorum. 

“Beyefendi, affedersiniz, bir şey sorabilir miyim?” diyor. Sesi net ve kararlı. 

Hayır, sorma desem de soracak. Besbelli. 

“Buyurun” diyorum korkarak.

“Özür dilerim ama karşı bardan gözüme takıldınız. İki kahve istediniz benden. Birini içtiniz, diğeri olduğu gibi duruyor. Ve bir saatten fazla sanki karşınızda biri varmış gibi sürekli, el kol hareketi yaparak konuşuyorsunuz. Lütfen kiminle konuştuğunuzu söyler misiniz? Siz iyi misiniz?”

Kızın işaret parmağı ile gösterdiği fincana bakıyorum. 

Kahve olduğu gibi fincanda. Dokunuyorum. Soğumuş.

....

Kasım 2017, Ankara.