KÜÇÜK ŞEHİR NOTLARI


“Gitti haznedar

Hazine kaldı (biz gibin) sarhoşlara”

Cahit Zarifoğlu

Şimdi rahat bir koltuğa oturun, arkanıza yaslanın. Sonra derin bir nefes alıp, aldığınız sürenin iki katı kadar uzunlukta nefesinizi geri verin ve birazdan okuyacağınız sorunun yanıtına, lütfen odaklanmaya çalışın.

Hiç düşündünüz mü?

Bir gün aklınızla kalbiniz arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığınızda hangisini tercih ederdiniz?

Kalbiniz sizi ıssız bir limandan alıp en hızlı gemilerden birine bindirerek denizlere, okyanuslara sürüklemek istediğinde; aklınız “nasıl böyle bir çılgınlığı yaparsın, olacak şey mi? sakın gitme!” diye paçalarınıza yapışacak olsa ne yapardınız? 

Ya da tek düze ve oldukça sıradan bir hayatın ortasında başınızı döndüren, yüreğinizi yerinden oynatan, sizi iliklerinize kadar sarsan, titreten bir fırtınaya kendinizi bırakmanızı isteyen bir kalbiniz olsa onun peşi sıra gider miydiniz? 

Yoksa aklınızın; emin, sağlam, hesaba ve kitaba uygun, mantıklı önermeleri karşısında, kalbinizden kopup gelen bu çığlığın bir an önce susmasını mı beklerdiniz? 

Kısaca size sormak istediğim şey şu aslında; bir gün ikisinden birini seçmek zorunda kaldığınızda hangisini tercih ederdiniz?

Siz bana vereceğiniz cevabı düşünürken, ben size bu soruya yıllar önce bir cevap vermiş ve uygulamaya geçmiş olan, kayınpederim Rasim Usta’yı anlatayım. 

Rasim Usta için “babam” ifadesi sanırım daha doğru olur. Çünkü henüz on üç, on dört yaşlarında iken tanıdım ben onu. Yağız bir ergen delikanlı iken. Önce annesini, ardından babasını kaybetmiş; iki kişilik bir ailenin ortada kalan tek çocuğu, yaralı bir yavru aslan iken. Zaten annem ve babam evlendikten on altı yıl sonra doğmuşum ve sonrasında ise kardeşim hiç olmamış. Yağmurlu bir sonbaharda babam, onu takip eden çetin bir kış gününde de annem beni yapayalnız bırakmıştı. O zamanlar ben hayata, hayat bana küsmüştüm. Tahammülü zor, yaşaması zor, uzun yılların beni beklediğini çok erken yaşta anlamıştım.

Ailem vefat etmeden önce köyde yaşıyorduk. Ortaokul son sınıftaydım. 

Her sabah köyün minibüsü ile en yakın ilçedeki okula gidiyordum. Öğlene kadar derslere giriyor, okul çıkışı bizim köylülerin takıldığı kahvehanede minibüs saatinin gelmesini bekliyordum. Bir bardak çayla birlikte, annemin hazırladığı, içinde kimi zaman peynir, kimi zaman haşlanmış yumurta olan köy yufkası ile karnımı doyuruyordum. Babam kahvehanenin sahibi ile askerlik arkadaşı idi. Beni ilçede ona teslim etmiş, akşamları kalkan köy minibüsünün saati gelene kadar kahvehanede askerlik arkadaşının gözetiminde beklememi istemişti. 

Karnımı doyurduktan sonra bir saat kadar masaların üzerindeki gazetelere bakıyordum. Bazen dışarı çıkıp yarım saat yürüyüş yapıyor, bazen siyah beyaz televizyondan bir şeyler izliyor, çoğu zaman da radyoya yakın bir kenarda oturup içli şarkılara içimden sessizce eşlik ediyordum. Bu arada bir yandan da ödevlerimi tamamlıyor, işim bittikten sonra ise köy minibüsünün saati gelinceye kadar kahvehanedeki boş bardakları topluyordum. Bunun karşılığında kahvehanenin sahibi her haftanın son günü, ben köyün yolunu tutmaya hazırlanırken cebime üç beş kuruş harçlık bırakıyordu.

Babamın ardından annemi de kaybettiğim o kış günü, köydeki iki odalı, toprak damlı, bahçeli evimizde bir başıma kalmıştım. Evde tek başıma kalmamın zor olacağını bilen amcam, beni ailesinin yanına almıştı. Kendi üç çocuğunun üzerine bir de ben eklenmiştim. Zor günlerdi.  Ailesine bakmakta güçlük çeken bir adama dördüncü kişi olarak yeni bir yük binmiş olmasına rağmen bir gün olsun yüzünü bana karşı ekşitmemişti. Amcam beni teselli etmek için sık sık “Allah’ın muradı böyle oğlum! Bize ancak sabır düşer” derdi. Yengem ise ehli salât bir kadındı. Annemden sonra onun yokluğunu aratmamak için kendi çocuklarından daha fazla bana ilgi gösteriyordu. Yengem ilgi gösterdikçe ben daha da küçülüyor, utanıyor, sıkılıyordum. Benden yaş olarak küçük olan iki oğlu ve bir kızları vardı. Çocuklar başlangıçta hafiften yadırgasalar da sonradan bir kardeş aramıza katıldı diye çok sevinmişlerdi. 

Yaza kadar amcamlarda kalarak eskiden olduğu gibi her gün köyden şehre minibüsle gidip geldim. Kahvehaneden elime geçen miktar ile (ki ustam, annemi ve babamı kaybettikten sonra harçlığımı üç kat artırmıştı) her Cuma akşamı ilçeden eve dönerken, paramın yettiği kadar zeytin, helva, somun ekmeği, kaymaklı gofret, kaymaklı bisküvi, gazoz, meyve gibi şeyler alıp öyle eve dönüyordum. Amcam önceleri paramı böyle şeylere harcadığım için bana kızmış ama sonraları ben ısrarla getirmeye devam edince beni de kırmamak için sesini çıkarmamıştı. Hem getirdiklerim amcam ve yengemden ziyade evdeki çocukların daha çok hoşuna gidiyordu. Çocuklar Cuma günlerini sabırsızlıkla bekliyorlar ve bana siparişte bulunuyorlardı.

Yaz tatili gelip çattığında ortaokulu derece ile bitirmiş genç bir delikanlı olarak amcamın karşısına geçmiş ve tatil süresince, ilçedeki kahvehanede tam gün çalışmak istediğimi söylemiştim. Hem ayakaltında fazla dolaşmam, hem de üç beş kuruş biriktirerek bir sonraki yıl için okul harçlığımı çıkarırım diye düşünüyordum. Amcam buna gerek olmadığını söylediyse de çalışmak istediğimi ısrarla belirttim. Ne zaman ısrarcı olsam, sırf beni kırmamak için kendisi daha fazla üstelemez “Pekâlâ, senin dediğin gibi olsun” diyerek cümleye son noktayı koyardı. Bu kez de öyle oldu. 

Kahvehanedeki ustama konuyu açtığımda ise önce yüzünde bir acının gezindiğini, sonra gözlerinin yere indiğini görünce bir olumsuzluk olduğunu anlamakta gecikmedim. “Yavrum, sen bana babanın emanetisin. Elimdeki lokmayı ikiye böler yine seninle paylaşırım. Biliyorsun ki burada daimi çalışan birisi var zaten. Bir de ben varım, oldu iki. Arada sen de el atıyorsun, etti üç. Sana dilediğin miktarda para verebilirmiyimin endişesini taşıyorum. Çalışırsan, sen de her akşam toplamda ne kadar para kazandığımızı zaten göreceksin. Bu parayı üçümüze nasıl pay ederiz bilemem” diye söyleyince hiç üstelemeden kendisine teşekkür edip yanından ayrıldım. Adamı sıkboğaz etmenin bir anlamı yoktu. 

Köye geri dönüp amcama durumu anlattım. İlçede başka bir tanıdığı olup olmadığını sordum. Bana yardımcı olmasını, iş bulmasını istiyordum. Kararlıydım. Birkaç gün sonra akşam eve döndüğünde:

 “Bir iş var ama ilçede değil il merkezinde” dedi. 

“Olsun” dedim. “Daha iyi olur benim için. Hem oraları da görüp tecrübe edinirim” diye ekledim.

Daha önce il merkezine gitmemiştim. Bizim için merkez, köyümüzdü aslında. İlçeye bile gittiğimde köyümden ayrıldığım için ruhumun nasıl daraldığını bir ben biliyorum. Şehre gidersem halimin nice olacağını amcama söyleyemezdim. Çünkü bir iş bulmaya mecburdum ve buna katlanacaktım. 

Şehirde amcamın bir arkadaşının tanıdığı varmış. Adam il merkezinde, esnafların çoğunlukta olduğu bir caddede, küçük mütevazi bir lokanta işletiyormuş. Adı Rasim Usta imiş. İyi bir adammış. Kendisi ile telefonla görüşmüşler. Bulaşık işleri için zaten güvenilir bir adama ihtiyacı olduğunu söylemiş. 

Amcamla konuşmamızın ertesi günü, önce ilçeye oradan il merkezine birlikte gittik. Tarif edilen caddeyi ve cadde üzerindeki lokantayı elimiz ile koymuş gibi kolayca bulduk. İlçeden şehir merkezine, üç saate yakın süren yolculuk esnasında yol boyu, kaderin beni nasıl yeni bir cendereye sokacağını düşünüyordum. İçim sıkılıyor, daralıyordu. Anne ve babamı kaybettikten sonra sırtımı yasladığım kocaman iki kayanın uçurumdan yuvarlandığını düşünüyor ve kendimi uçurumun kenarında, boşlukta hissediyordum.

 Amcam, yengem, çocuklar hepsi iyi idi ama hiç biri annemin ve babamın yerini tutmuyordu, tutamazdı. Şimdi şehir denilen bu yabancı yere nasıl alışacaktım? Ustam kimdi, nasıl bir adamdı? Anlaşabilecek miydim onunla? Köyde kalsam ne yapacaktım sanki? Hem köy odasındaki büyüklerin muhabbetlerinde hep şehirde yaşamanın güzelliklerini duymuyor muydum? Köyün yaşlıları, orta yaşlıları ve gençleri dahil herkes ağzını açtığında: ”Valla onu bunu bilmem gardaşım. Yaşadın mı şeherde yaşayacaksın. Elin soğuk sudan sıcak suya degmeyecek. Elinde kalem, kâğıt ve paradan başka bir şey olmayacak. Bu köy hayatı çekilir dert değil. Bunca emek, bunca iş sonunda elinde avucunda kocaman bir hiç!” demiyorlar mıydı?

Lokantanın kapısından içeri girdiğimizde öğle saatinin yoğunluğu vardı. Tam on masa ve her masada oturmak için dört sandalyenin dizili olduğu küçük bir dükkândı. Kapının hemen girişinde sağda patronun masası; masanın üzerinde birkaç adet sarı teksir kağıdı, bir tane dışı sarı, arkası ve kapağı lacivert olan plastik bir tükenmez kalem, içinde kurutulmuş karanfillerin olduğu cam bir kase, pembe kağıtlardan oluşan bir peçetelik ve bir adet Sabri Tuncel limon kolonyası bulunuyordu. Masanın başında yaşı kırklarına merdiven dayamış, uzun boylu, saçlarının şakak kısımlarına kırların bulaştığı, alnının tam ortasında derinden bir çiziğin kendini ilk bakışta belli ettiği, kalın çerçeveli ve büyük numara camlı gözlükleri olan bıyıklı, beyaz tenli, güler yüzlü bir adam oturuyordu. İlk bakışta yüzünde duruluk, huzur ve mütebessim bir ifade dikkati çekiyordu. 

Sağdaki kasanın olduğu masaya doğru yanaştık. Amcam kendini tanıtınca adam ayağa kalktı, bir sandalye çekerek buyur etti. “Hoş geldiniz deyip” hal hatır sorduktan sonra annem ve babamınvefatı için başsağlığı diledi. Üzüldüğünü söyledi. 

Sonra bana doğru dönüp: "Delikanlı, adın ne senin?” dedi. "Veysel  efendim” dedim.

Kendi adımı sanki ilk defa bir başkasına söylüyormuşum gibi geldi bana. Veysel kelimesi kulaklarımda birkaç kez yankılandı. Sonra anne babamın, adımı niçin Veysel koyduklarını düşündüm. Mutlu bir evlilikten tam on altı yıl sonra doğduğumu söylemiştim. Doktorlar, tahliller, ilaçlar,  ameliyatlar derken, çocuk olması konusunda hiçbir netice alamayınca, bir gün oturmuş bizimkiler, kafa kafaya vermişler ve “Bu Allah’ın bize bir imtihanı, her yola başvurduk ama bir netice alamadık. Bu işte de var elbet bir hayır. Peşini bırakalım biz bu çocuk işinin, sabredelim de hiç olmazsa imtihanımızı kazanalım” diye kararlaştırmışlar. Bırakmışlar bütün tedavileri ve tedavi umutlarını. 

Bu konuşmadan bir ay sonra Veysel Karani Hazretlerinin türbesini birlikte ziyarete gitmişler. İşte o ziyaretin dönüşünü takip eden ayda annem gebe kalmış, sonra da ben doğmuşum. Babam ve annem, ikisi birden, hiç tereddütsüz adı “Adı Veysel olsun, kalbi ve amelleri de adı gibi ona benzesin” demişler. Adımın konulma hikâyesini belki defalarca hem annemden hem de babamdan dinlemiştim. Şimdi karşımdaki lokantanın patronuna adım Veysel derken ailemle yaptığımız o eski konuşmaları hatırladım. 

"Hoş geldin Veysel" dedi. "Seninle güzel günler geçireceğiz inşallah. Hiç üzülme. Kurban olduğum Yaradan bir kapı kapatırsa bin kapı açar. Sabır her zorluğun anahtarıdır” diye ekledi. Sesinde bir tokluk ve babacanlık vardı. Karşısındaki muhatabını kandırmak için değil de kendisi gerçekten böyle inandığı için söylediği her halinden belli idi. Bunu hissedebiliyordum. Ben de; "Allah sabredenlerle beraberdir efendim” dedim. Yaşımdan beklenenin ötesinde, büyük bir laf etmiş olmalıyım ki yüzüme karşı tebessüm ederek "Maşallah güzel de laf etmesini biliyorsun, ne güzel söyledin” deyince amcam hemen söze atılarak "Öyledir benim yeğenim. Siz onu tanıdıkça benden daha fazla seveceksiniz, bundan adım gibi eminim" diye ekledi. 

Lokantacı Rasim Usta tebessüm etti. Sonra başını sağa doğru çevirerek servis yapılan tezgâha taraf "Oğlum! Biriniz buraya baksın" diye seslendi. Çok geçmeden yaşı yirmilerinde olan kara yağız bir delikanlı çıkageldi: "Buyurun efendim” dedi. Sesinde tam bir teslimiyet vardı. Öl dese ölecek, öldür dese öldürecek kadar içten ve net bir buyurun ifadesi idi. "Bu gencin adı Veysel. Bundan sonra bizimle birlikte çalışacak. Biraz dükkanı gezdirin sonra da şöyle güzel, demli bir çay içirin” dedikten sonra tam bana doğru dönecekken tekrar aynı delikanlıya yüzünü çevirerek: “Oğlum, öğlen saati. Aç karnına çay içirmeyeceğinizi bildiğim için yemek yesin demedim. Onu siz zaten halledersiniz”  diye ekledi. Sonra bana "Sen biraz amcanla bizi baş başa bırak. Yemek ye, çay iç, çalışma arkadaşlarınla tanış. Dükkânı gez. Yarına hazırlık yap bakalım. Biz de amcanla bir iki laf edelim" dedi.

Kara yağız oğlan "Emredersiniz efendim!” dedikten sonra bana başıyla gidelim işareti yaptı. Tezgâhın arkasına doğru yürürken "Hoşgeldin delikanlı. İyi yerde ve doğru adamın yanındasın, bu yüzden için ferah olsun. Nereden geliyorsun sen? Bu bakışları iyi bilirim ben. Belli ki şehre ilk defa geliyorsun. Çünkü ben de ilk geldiğimde senin gibiydim. O nedenle bu bakışları iyi tanırım” dedi. 

“Ne var ki bakışlarımda?” diyecek oldum. Kendimi acındırmayı ve başkalarının bana acıyarak bakmasını hiç sevmezdim. Zoruma gitti ilk konuşması. Daha ilk günden itiraz ediyor gibi olmamak için ağzıma gelen sözcükleri yuttum ve “Haklısınız. Nasıl da bildiniz!” dedim. Sonra beni içeri alıp lokantanın bölümlerini gezdirdi. Sebzelerin yıkandığı, doğrandığı, tencerelerin kaynadığı, mangal başının bulunduğu yeri bir bir dolaştırdı. En son bulaşıkhaneyi, benim çalışma mekânımı gösterdi. Her bölümde, çalışanlarla ayrı ayrı tanıştırdı. Tanıştırırken şehre yeni gelen bir çaylak olduğumu söylemeyi de ihmal etmedi. Çaylak lafından da hiç hazzetmedim.

O akşamüstü lokantadan ayrılıp amcamın tanıdığı, bizim de uzaktan akrabamız olan bir yakınımızın evinin yolunu tuttuk. Amcam “Çok candan adamdır Rıza Dayı. Ben her şehre gelişimde onlara gider, evlerinde misafir olurum. Yedirir, içirir, ağırlar, güler yüz gösterir, öyle uğurlar. Sen de seversin onu. Birkaç yılda bir, o da bizim köye gelir, ben onu ağırlar, misafir ederim. O da köy hasreti giderir. Belki köye geldiğinde görmüşsündür. Rahmetli anamın dayısının oğludur. Akrabamız olduğu için demiyorum, çok iyi adamdır, gözü gönlü toktur. Bu akşam orada kalırız, yarın bir çaresine bakarız” dedi. Doğru diyordu. Arada bir amcamın şehirden karı koca bir misafiri gelirdi. Babam da onları bir akşam mutlaka bize yemeğe alırdı. Yabancı bir eve gitmekten utanıyor olmama rağmen içimi ferahlatacak bir mazeret bulmuştum. Nasıl olsa daha önce biz de onları misafir ettiğimiz için şimdi de biz gidebilirdik. Bu Rıza Dayı, o Rıza Dayı demek. Hoş sohbet bir adam olarak hatırlıyordum. Karısı da öyleydi. 

İki farklı minibüse bindikten sonra gecekonduların içinden geçerek, şehrin uzak semtlerinden birindeki derme çatma tuğlalardan oluşan bir başka gecekonduya vardık. Vakit akşama doğru idi. Hava karardı kararacak. Kapıyı amcam çaldı. Biraz bekledik ve açıldı. Rıza Dayı’nın karısı ilk görüşte amcamı tanıdı. Şaşkınlık ve sevinçle karışık: “Buyurun, buyurun, kimler gelmiş. Rıza Efendi! Bak hele kimler gelmiş! Misafirlerimiz var!” diye seslendi. Sesi duyan Rıza Dayı da kapıda göründü. Amcamla kucaklaştılar. Sonra da bana doğru dönüp:”Yahu bizim garip Veysel değil mi bu? Ulan kerata, ne kadar büyümüşsün, gel hele dayına gel!” diyerek beni de kucakladı. Karısı lafa atılarak:”Daş parçası degil ki insan cücügü. Elbet böyüyecek herif olacak” diyerek beni de içeriye alıp kapıyı kapattı. 

İki oda, bir mutfak, küçük bir tuvalet ve banyodan ibaret sıradan bir evdi. Köydeki evimizden tek farkı evin şehirde olmasıydı. Yoksa adeta köy evini andırıyordu. Nispeten daha geniş olan odaya, oturma odasına bizi aldılar. Pencerenin önüne sedir kurmuşlardı. Sedirin üzerinde üzeri dallı güllü süslenmiş beyaz kanaviçe ile örtülü sert yastıklar vardı. Sedirin bir başına amcam oturdu öteki başına ben. Rıza Dayı sediri diklemesine kesen iki divandan kapıya yakın olana doğru yerleşti. Gözlerini gözlerime dikti. Baktı, baktı, baktı. Hiçbir şey söylemedi. Gözyaşları çatlak, kırışık, esmer yanaklarından, içinde siyahların azınlıkta olduğu bıyıklarına doğru süzüldü. Ayağa kalktı ve yanıma gelerek bir kez daha boynuma sarıldı. Bir müddet öyle kalakaldık. 

Etkilendim. Gözlerim doldu. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Sonra tekrar yerine oturdu:”Baban çok iyi adamdı. Nur içinde yatsın. Amcan ve baban benim şu dünyadaki en sevdiğim iki dostum. Şimdi baban yok. Ama sen varsın. Başımın üstünde yerin var. Ne iyi ettiniz de geldiniz” dedi. Rıza Dayı’nın hanımı yine lafı kocasının ağzından alarak:”Annesi de, annesi de. Toprakta değil nurda yatsın, nura gark olsun. Mekânı cennet olsun” diye ekledi. Kadın da gözyaşlarını başına örttüğü boncuklu beyaz tülbendin kenarı ile sildikten sonra:”Ben yemek hazırlayayım, siz laflaya durun” diyerek yanımızdan ayrıldı. Yaşlı kadın mutfağa geçtikten sonra Rıza Dayı konuşurken kadının adını öğrendim. Kadriye Yenge. 

Annemden, babamdan, geride kalan evimizden, benden, köyden, oradan buradan laf açtık. Amcam yaz tatilinde çalışmak istediğim için geldiğimizi, kendisinin hiç rızası olmadığını ama yeğenini de kıramayacağını üzerine basa basa birkaç kez tekrarladı. Bir zaman sonra biz laflarken Kadriye yenge yer sofrası için beni çağırdı. Konuşmaya başladığında her cümlenin başına: “Yenge gurban…” ile başlaması hoşuma gitmişti. Sofra bezini ortaya serdim. Üzerine kadınların üzerinde hamur açtıkları tahtadan yükselticiyi koydum. Ekmeği, suyu ve ayranı getirdim. Bardakları, kaşıkları taşıdım. O da tepsinin içine koyduğu tabaklara yemek doldurup getirdi. Bir tabakta bulgur pilavı, üzerinde tereyağı ile pişirilmiş ve sonrada eklenmiş yağda yumurta, bir tabakta yoğurt, bir tabakta da mevsim salatası vardı. Bir baş kesilmiş kuru soğan her üç tabağın arasına eşit olacak şekilde tepsinin üzerine dağıtılmıştı. Besleme ile başladığımız yemeği yarı sevinç, yarı hüzün karışık tamamladık. 

Çay faslından sonra yatmaya geçtiğimizde Kadriye Yenge, iki adet misafir döşeğini yere serdi. Üzerine gül kokulu beyaz bir çarşaf, örtüsü elle işlenip süslenmiş yün yastık ve elle hazırlanmış yün yorganı bırakıp “Yenge gurban, istegin olursa söle, hiç çekinme bak, bi anan da benim!” deyip yanımızdan ayrıldı. Başımı yastığa koyduğumda annem ve babamdan ayrı olmanın acısının, kabuk tutmuş bir yara gibi her seferinde kanatılarak sızlayacağını biliyordum artık. İçimde o sızıltı ile birlikte huzur da vardı. İnsanın böyle akrabalarının olması ne güzel diye düşünerek uykuya daldım. 

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Rıza Dayı, ısrarla bu akşam da amcama beklediklerini söyledi. Hatta benim yaz tatilini onların evinde geçirmem konusunu defalarca tekrarladı. Amcam gözlerimin içine baktı. “Yeğenim ne derse o! İsterse dışarıda bir ev ayarlarım, isterse burada kalır, size bir yoldaş olur. Yeter ki rahat edeceği yer olsun” dedi. Doğrusu kimseyi rahatsız etmeyi sevmem ama gördüğüm bu yakın ilgi, hele de “Yenge gurban…” ile başlayan cümleler karşısında sarayda otursam bile böyle bir huzuru bulamayacağımı düşündüm. Kararsızdım. Hem onlarla kalmak, hem de onları rahatsız etmemek istiyordum. Üstelik para da biriktirmem gerekiyordu. Ben bir lokma ekmek, bir yudum su ile geçinirdim ama burada kalırsam en azından yediklerim, içtiklerim için ödemem gereken bir miktar olacaktı, olmalıydı. Rıza Dayı: “Vallaha bırakmam yegenimi. Biz burada dururken o gidip bekâr evlerinde tek başına mı kalacak? Vallaha, billaha olmaz!” diye kestirip atınca: “Sağ olun, elbette ben de sizinle kalmak isterim ama sizi de rahatsız etmek istemem” dedim. “Yenge gurban, rahatsızlık nası söz? Seven sevdiginden, ana yavrusundan, goyun guzusundan rahatsız olur mu hiç? Biz aynı kandanız, aynı candanız. Anan baban bizim can dostlarımızdı” diye Kadriye Yenge de ekleyince: “İnşaallah, neden olmasın?” dedim. Akşama görüşmek üzere amcamla birlikte evden ayrıldık. 

Lokantaya giderken minibüste amcam gerçekten orada kalmak isteyip istemediğimi sordu. “Eğer istemiyorsan oğlum, sana ben yer bulurum hiç endişe etme” diyerek gerçek niyetimi öğrenmek istiyordu. “Sevdim bu ihtiyarları, neden olmasın?” deyince yüzünde bir tebessüm belirdi. Elini saçlarımda dolaştırıp başımı çenesinin altına yasladı ve sımsıkı sarıldı. “Amcasının aslan oğlu. Dünya bir yana, sen bir yana! Bunu böyle bilesin. Ne zaman başın sıkışsa iki elim kanda bile olsa son nefesime kadar yanındayım, gelir yetişirim. Sen de benim bir oğlumsun!” dedi. Beni Rasim Usta’ya teslim ederken sarıldığında ise gözlerindeki yaş, yanaklarımdan süzülen benim gözyaşlarıma karıştı. Elini öptüm, helallik diledim. O köye döndü, ben işimin başına. Marş, marş! Doğru bulaşıkhaneye. 

Birkaç gün içinde işe alıştım. Ayakta durmaktan başka ciddi bir zorluğu yoktu benim için. Her sabah üzerimi değiştirip neşe ile işe başlıyor, sağımda solumda dolaşanlarla şakalaşıyor, yanık türküleri ise bulaşıkları yıkarken içimden söylüyordum. Arkadaşlar da benim gibi neşeli bir delikanlıya alışmakta gecikmediler. Onlar da benimle şakalaşıyorlardı. Yalnız Rasim Usta’nın yanında şaka yapmak yasaktı. O geldiğinde ya da biz onun yanına gittiğimizde acayip ciddileşiyorduk. Bizleri Rasim Usta’nın yanında görenler, az önce bağrışıp gülüşenlerin biz olduğumuza asla inanmazdı. Usta’nın yanında iken iş ciddiyeti vardı üzerimizde. 

Öğlenleri yemekten sonra yarım saatlik izin istiyordum ustamdan. Bir de gün batmadan bir iki saat evvel on beş, yirmi dakikalık ayrı bir izin. Hepsi bu. Rasim Usta’ya karşı tanıştığımız ilk günkü gibi muhabbet duymayı sürdürdüm. Orada çalışan herkesin sevgi ve saygısını kazanmış biri idi. Bir patrondan ziyade çalışanlar onu baba gibi seviyorlardı. Zaman zaman kendi aralarındaki konuşmalarda böyle bir işyeri sahibinin yanında çalıştıkları için ne kadar şanslı olduklarını söylüyorlardı. Haklıydılar. İyi adamdı. 

Akşama kadar çalışıyor, akşam ezanı okunmadan lokantayı temizleyip çıkıyorduk. Rasim Usta her çıkışta bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu. “Sen bize emanetsin” diyordu. Beden olarak yoruluyordum ama mutluydum, huzurum yerindeydi. Akşamları eve, Rıza Dayımlara gidiyordum. Eve eli boş dönmemek için ilk gün meyve aldığımda Rıza Dayı kaşlarını çatarak “Bir daha eli boş gelmezsen, bu kapıdan içeri giremezsin” diye tatlı bir azarlama yaptı. O günden sonra eve bir şey götürmeye cesaret edemedim. Minibüs parası dışında bir harcamam yoktu. Gündüzleri yemek ve çay ihtiyacımı lokantada gideriyor, akşamları ise Rıza Dayılarda idare ediyordum. 

O hüzün dolu yorgun günlerin akşamlarında bu iki ihtiyarın muhabbetinin tadı halen ruhumun en gizli köşesinde saklıdır. İki yaşlı huysuz değil kumrular gibi sevişerek yeni evlenmiş iki genç çift muhabbeti vardı aralarında. Ben hayatımda o ikisi kadar neşeli insan bir daha tanımadım. Sohbete başladıklarında, tembihlenmiş gibi biri konuşunca diğeri susuyor; sonra diğeri konuşmaya başlayınca da öteki susuyordu. Konuşmayı sadece arada bir kahkahalar bölüyordu. Bazen de bana bakıp; “Yenge/Dayı gurban, hele bi güzel laf da sen söle” diyorlardı. İki saati aşkın çay eşliğinde güle söyleye şen şakrak bir muhabbetin ardından uykuya çekiliyorduk. 

Ben yatağa uzandığımda, her akşam, önceden bir sıra içinde ezberlediğim dualarımı okuyordum. Okuduklarımı anamın babamın ruhuna ithaf ediyordum. Sonra hayat denen bu macerada kendi yolumu nasıl çizeceğimi uzun uzun düşünüyordum. Şehre alışmış sayılırdım. Şehri gördüğüm de yoktu zaten. Pazar hariç her gün sabahtan akşama kadar çalışıyordum. Şehre alışmış derken havasını, suyunu, minibüs duraklarını, sıra beklemeyi, para ödemeyi kastediyorum. Yaşamak için zorluk çekmiyordum. Okumalıydım. Okul masrafımı çıkaracak parayı her yaz çıkarır, okula gidebilirdim. Gücüm kuvvetim, aklım, zekam yerinde diye düşünüyordum. Yazları çalışır, kışları okurdum. Okuyup hangi mesleği seçseydim acaba? 

Bazen kendimi, televizyonda izlediğim İstanbul’daki bir üniversitede hayal ediyordum. Tıp olabilirdi mesela. Doktor olabilirdim. Beyaz önlüğümü giyer, hastaları muayene eder, hastalar bana para ödeyecekleri kısma gelince ana babamın ruhuna dua ve fatiha diler, onların ruhlarını şad edebilirdim. Ya da öğretmen olabilirdim. En çok da benim gibi annesiz, babasız çocuklarla ilgilenirdim. Ellerinden tutar, tüm eğitim masraflarını ben karşılardım. Yazları bile olsa dışarıda çalışmalarına izin vermezdim. Siz kitap okuyun derdim. İnsan okudukça insan oluyor derdim. Bir camide imam da olabilirdim. Hem beş vakit namazımda aksama olmazdı, hem de her Cuma gelen cemaate mutlaka Maun Suresini okurdum. “İşte odur yetimi itip kalkan” derdim. Yetimlerle ilgili ayetlere dikkat çekerdim. Bakın yetim olmak, öksüz kalmak kötü bir şey değil derdim. Kötü olsa idi peygamber hiç öksüz ve yetim olur muydu derdim. O da benim gibiymiş derdim. Hem de daha küçük yaşta kaybetmiş tüm sevdiklerini. Yetimler ve öksüzler için camide para toplar, onların okumaları için ayrı bir kaynak oluştururdum.

Tüm bu hayaller içinde tatlı bir uykuya dalar rüyalar görürdüm. Her rüyamda annem ve babam mutlaka olurdu. Onlar elimden tutup gezdirirlerdi beni. Parkları, bahçeleri, ağaçları, çiçekleri, ırmakları, denizleri onlarla birlikte gezer, onlarla birlikte koklardım dünyayı. Annem hep papatyaları severdi. Papatya tarlasına koşardım onunla. Yorulup terlediğimizde, kendimizi yeşil çimenlerin üzerindeki sarı beyaz papatyaların kucağına bırakırdık. Eli elimde olurdu annemin. Sarı, beyaz papatyalar yanaklarına değerdi, yanaklarıma dokunurdu. O gülümserdi, ben onun gülüşünde kendi içimin aydınlığını görürdüm. Sonra bir papatya koparırdık birlikte. Yapraklarını tek tek çekerken: “Seviyor, sevmiyor” demez; “Seviyor, seviyor, seviyor” derdik. Babam gelirdi sonra yanımıza. Kucağı bir dolu karanfil. Kan kırmızısı. Kokladığında bedenin değil ruhun derinlerine akan bir kokusu olurdu o karanfillerin. Gülerek kucaklar, havaya fırlatırdı beni. Sonra bir daha, sonra bir daha. “Erkek; pazısı, baldırı kaslı olan değil; yüreği mangal gibi güçlü olandır” derdi bana. O gülüşmelerle sabah olurdu. Ben uyanırdım. Yatağımdayım. Gün her zamankinden daha mutlu daha neşeli başlardı çünkü geceyi annem ve babamla birlikte geçirmiştim.

Pazar günleri kahvaltıdan sonra jetonlu bir telefon kulübesinden amcamları arardım. Bazen yengem ve çocuklara sıra gelmeden jetonum çabucak biterdi. O konuşmadan sonra eve döner, Rıza Dayı ve Kadriye Yenge ile birlikte ya bir parka, ya da şehrin merkezindeki çarşıya inerdik. Şehrin ortasından geçen nehirin iki kıyısına kurulu çay bahçelerinde oturur, taze demlenmiş çaydan yudumlar, köyden, köyümüzden, eskilerden, annemden babamdan konuşurduk. Sonra çıkar şehrin tek ana caddesi üzerindeki mağazalara bakar, yolda Rıza Dayımın tanıdıkları rastlarsa ayaküstü onlarla muhabbet ederdik. 

Kadriye Yenge her seferinde Rıza Dayımın kolundan tutarak manifaturacılar sokağına sokar, kumaşlara, örgü malzemelerine, yün ipliği satan dükkanlara, düğmecilere, zücaciyecilere uğrar, bir şey almasak bile önlerinden geçerdik. Kadın nasıl da mutlu olurdu o sokaktan geçtiğimizde. Ve her geçişimizde Rıza Dayı: “Yahu Hatun, ölüp gideceksin ama gözün yine bu sokakta kalacak” diye gülerek söylediğinde: “He vallaha doğru söylüyorsun herif” diye her zamanki gibi kocasından aldığı lafı tamamlardı Kadriye Yenge. Sonra güle söyleye evin yolunu tutardık. 

Pazar akşamları eve döndüğümüzde: “Yenge gurban, sen geldin de evimize neşe geldi bee!” derdi Kadriye Yenge. Sanki hiç neşeleri yokmuş gibi. Rıza Dayı da başını ileri geri defalarca sallayarak karısını onaylardı. Sonra kadın derin bir iç çeker ve “Oğlum, yarın gidersen biz ne yaparız bu iki ihtiyar sensiz?” derdi. O zaman Rıza Dayı gözlerini ikimizden kaçırır, halının bir kenarındaki boşluğa takar öylece mahzun beklerdi. 

Günler su gibi akmış lokantada işe başlayalı tam altı hafta olmuştu. Bu arada tahmin ettiğimin çok üstünde bir para vermişti Rasim Usta. Kulağıma eğilerek: “Diğerlerinin haberi olmasa iyi olur” diyerek beni uyarmıştı. Bir gün beni yanına çağırdı. “Oğlum, bulaşıkhanedeki görevin bitti” dedi ve soluklandı. İçimi bir korku kapladı. Beni işten mi çıkaracak diye korkuyla konuşmasını sürdürmesini bekledim. “Bundan böyle, içeride değil burada, benim yanımda müşterilere hizmet edeceksin. Tabi kazandığın ücret de daha iyi olacak” deyince sevinçten neredeyse havalara uçacaktım. Sevincimi akşam bizimkilerle, hafta sonu da amcamlarla paylaştım. En çok da gelirimin artacağına seviniyordum. Böylelikle daha kısa sürede hedeflediğim parayı kazanma şansım olacaktı. Biraz daha fazla kazanabilsem amcama da katkım olur diye düşünüyordum.

O konuşmadan sonra kapıda müşterileri karşılamaya, siparişleri almaya, masalara servis yapmaya ve servis sonrası tabak, kaşık, bardakları toplamaya başladım. Arada bir de Rasim Usta beni sağa sola gönderiyordu. Mesela elime o günkü para ile en yüksek rakamda olan parayı veriyor: “Oğlum git şuradan bir kilo pirinç al gel” diyordu. En kısa zamanda söylediği şeyi alıp getiriyor, paranın geri kalan kısmını kuruşu kuruşuna teslim ediyordum. Kimi zaman da akşamları masaların altını temizlerken, yerde, büyük meblağlı para görüyor, ustama parayı hemen teslim ediyor ve içimden: “Bu şehrin insanları ne kadar dalgın. İnsan cebinden bu kadar büyük miktardaki parayı hiç düşürür mü? Hadi düşürdün diyelim, koşup gelip bir bakmaz, hiç sormaz mı? Demek ki çok kazanıyorlar ve ihtiyaçları yok. Yani kaybettikleri bu para, benim için çok büyük ama onlar için çok küçük olmalı ki arayıp sormuyorlar” diye düşünürdüm.

Günler günleri kovalıyor, yaz aylarının sonuna, okulların açılacağı mevsime yaklaşıyorduk. Müşterilerle iyi bir uyum yakalamıştım. Onları memnun etmenin yollarını öğrenmiştim. Saygılı, kibar, hizmette kusur etmeyen ve sürekli karşısındakini memnun etmek için canla başla çalışan bir görevli portresi çiziyordum. Hatta öyle ki öğlen arası yarım saatlik iznim sırasında, müşterilerden yemeğe gelip de beni soranlar bile oluyordu. Rasim Usta müşterilerin beni sorduklarını söylüyor, “Delikanlı maşallah yeteneklisin. Müşteriler seni seviyorlar” diye övgü ve takdirlerini bana bildiriyordu. 

Doğrusu ben de müşterilerden çok şey öğreniyordum. Şehir hayatı ve şehirde yaşayanlar başka idi. Bir kere çoğunluğu eğitimli insanlardı. Masaya servis yaparken kulak kabarttığım sohbetlerinde kitaplardan, filmlerden, sanatçılardan, siyasetten ya da ekonomiden konuşuyorlardı. Belden aşağı muhabbet yapan nerede ise hiç yoktu diyebilirim. Sonra çok güzel bir Türkçe ile konuşuyorlardı. Rasim Usta’nın lokantası esnafların ortasında bir lokanta olmasına rağmen lokantaya gelip gidenlere baktığınızda, esnafların ötesinde bir kesime hizmet verdiğini hemen anlayabilirdiniz. Bu nedenle civardaki diğer lokantalardan daha farklı müşteri sayısı, profili ve hizmet anlayışı vardı. Tabi tüm bu güzel hizmetin ekonomik geri dönüşü de oluyordu. Bu bölgede yemek satanlar içersinde en pahalı yemeği biz satıyorduk. Ancak gelen herkes memnun ayrıldığı için olsa gerek fazladan ödedikleri para gözlerine görünmüyor ve bir gelen daha sonra bir dostu ile yeniden geliyordu. Ayrıca çoğunluğu kibar insanlardı. Küçük yaşıma rağmen benden su isterken bile: “Su getirebilir misiniz lütfen?” diye konuşuyorlardı. Ben de aynı kibarlıkta: “Elbette efendim, başka bir arzunuz olursa hazırım” diye yanıtlıyordum. 

Okulların açılmasına bir hafta kala, evde Rıza Dayı ile Kadriye Yenge’yi bir düşüncedir almıştı. Bir şey söylemiyorlar ama ağzımı yokluyor, gidip gitmeyeceğimi öğrenmek istiyorlardı. Kimi zaman da benim duyacağım şekilde ama birbirleriyle konuşuyormuş gibi yaparak: “Yahu ilçedeki eğitimle şehirdeki eğitim aynı değil. Şehirde daha güzel okullar var. Üniversitelere gidebilmek ancak bu iyi liselerde okumayla mümkün olabilir” diyorlardı. Gitmemi istemediklerini, şehirde kendileri ile kalıp burada bir okula yazılmamı bekliyorlardı. Benden bir beklentileri yoktu. Ömürlerinin bu son deminde çoluk çocuğu iş güç sahibi yapıp, evlendirip, büyük şehirlere uğurladıktan sonra bir başına kalmış iken; benimle hayata, yaşamaya yeniden bağlandıklarını söylüyorlardı. Yeni bir insan yetiştireceklerdi, hem de bu kez daha bol sevap ile birlikte. Bir öksüz ve yetim delikanlının elinden tutarak hayata hazırlayacaklardı. Yani kendilerince çok da hayırlı olan bir iş yapacaklardı. 

Bana gelince, aslında ben de onlara alışmıştım. Köyde durup her Allahın günü minibüsle ilçe merkezindeki okula gidip gelmek istemiyordum. Üstelik amcamın bakmakla yükümlü olduğu çocukları zaten kendi başından aşkındı. Ekonomik durumu çok iyi değildi. Hem lokantadaki arkadaşlar ve dükkâna gelen müşterilerden ahbap olduklarımın tamamı şehirde eğitim görmenin ilçede eğitim görmekten çok ama çok farklı olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden aslında ben de şehirde kalmak istiyordum. Öte yandan amcama bu durumu nasıl açacaktım? Her şeyden önce vefa borcum vardı. Adam beni kendi çocuklarından biri saymış, ekmeğini, suyunu, aşını, evini paylaşmıştı. Şimdi üç gün şehre gidip dördüncü gün ona sırt çevirdiğimi düşünmez miydi? İşte böyle kararsız bir ruh hali içinde kıvranıp dururken bir sabah Rasim Usta’nın aklımı tümden karıştıran teklifi ile karşı karşıya kaldım.

O sabah yine kafam karışık olarak lokantadan içeri girdiğimde Rasim Usta: “Müşteriler gelmeden seninle pastanede özel bir konuyu görüşmek istiyorum” dedi. İki dükkân ötemizdeki pastanenin oturma salonunda, içeceklerimizi söyledi. Kahveler gelmeden konuya hemen girdi: “Oğlum, haftaya okullar açılacak. Amcanla konuştuğumuz gibi ise eğer, sen geri döneceksin. Doğru değil mi?” dedi. “Doğrudur efendim” diye yanıtladım. 

“Bak oğlum, daha geldiğin ilk günden beri seni sevdim. Önce bulaşıkhanede başladın ama daha sonra seni müşterilerin olduğu tarafa çektim. Beni mahcup etmedin. Allah senden razı olsun. Gençsin, dinamiksin, dürüstsün. Öğlen arası ve akşama doğru izin alıp dükkândan çıktığında seni senden habersiz yanımdaki çocuklara izlettirdim. Camiye namaz kılmaya gittiğini söylediler. İnanmadım ve ertesi gün ben takip ettim. Sonra o paraları vererek oraya buraya göndermeler ya da masaların altında bulduğun paraların hepsi düzmece idi. Aslında seni kontrol ve test etmek için bırakılmış paralardı. Ben kendimce, kendi bildiklerim doğrultusunda, kendi hayat felsefem ışığında, kendi tecrübelerimle öyle ya da böyle, şu ya da bu şekilde seni sürekli test ettim ve sen her seferinde başarı ile geçtin” dediğinde ağzım açıkta kalmıştı. 

Demek takip edilmişim, demek o paraların masa altlarında olması hep bir numara imiş. Köylüler için saf olur derler ya! Doğruymuş! Nasıl da aklıma gelmedi bu şehir kurnazlıkları! Önce kendimi acınacak bir durumda, aldatılmış gibi hissettim. İçimi derin bir acı kapladı. Boğulacak gibi oldum. Ruhum sıkıldı, daraldım. Sonra karşımdaki adamın dürüstlüğü, iyi niyeti, iyiliği, sesinin tonundaki mertlik ve netlik karşısında bu düşüncemin yersiz olduğunu düşündüm. Bana karşı yapılan kötü bir şey değildi. Adam birlikte çalıştığı kişiyi test etmiş, şimdi de onayladığını söylüyordu. Bunu amcamın ona verdiği emanet sorumluluğu duygusu ile de yapmış olabilirdi. Her ne için yapmış olursa olsun sonuçta bana zarar vermek için yapılmış bir şey değildi. 

Bu arada kahvelerimiz gelmişti. Önce önündeki sudan sonra fincandaki kahveden bir yudum aldı ve konuşmasını sürdürdü: “Okumak çok güzel bir şey oğlum. Senin okumanı ve ilerlemeni herkesten çok isterim. Benim içimde de üniversiteyi bitirmek bir ukde olarak kalmıştır. Bu konuda en ufak bir tereddüdüm yok. Bunu böyle bilmeni isterim” Sonra kahvesinden bir yudum daha aldı ve devam etti: 

“Sana hiç kendimden söz etmedim. Evliyim, senden iki yaş küçük bir kızım var ve başka hayatta hiç kimsem yok. Bu işyeri, bu itibar hep tırnaklarımla kazıyarak, çalışarak, daha çok çalışarak kazandığımdır. Ben hayatta hep tek başıma ayaklarımın üzerinde durdum ve tek başıma başardım. Şimdi annen ve baban da olmadığı için şu hayatta tek başına olmanın ne demek olduğunu en iyi sen anlıyorsundur. Tekrar söylüyorum okumaktan, bilgili, bilge bir insan olmaktan en küçük bir tereddüdüm yok. Lakin çevremde okumuş yazmış insanlara bakıyorum, okumuş dostlarıma bakıyorum, dükkânıma gelen okumuş müşterilerime bakıyorum, kazandıkları para, hak ettikleri para değil. Emeklerinin çok altında kazanıyorlar. Bir gün senin de üniversiteyi bitirip sonra da onlar gibi maaşlı bir işe girerek günlerini geçirmeni istemiyorum. Dedim ya, şu küçücük dükkânımla bile en az on tane okumuş adamın maaşını tek başıma kendim kazanıyorum. Üstelik de yanımda çalışanların maaşlarını ödedikten sonra. 

Demem o ki; okulu bırakır da benim yanımda kalmaya devam edersen ben çok mutlu olurum. Bana senin gibi bir adam lazım. Cevval, zeki, çalışkan, dürüst, ahlaklı ve inançlı. Yarını garanti edemem, onu Allah bilir. Ancak sana şunu söyleyebilirim, ortağım olursan kısa zamanda işlerimizi büyütür, daha iyi bir noktaya geliriz. Sen de mutlu olursun ben de. Bak okuldan da tümden kopmazsın. Onu da düşündüm. Dışarıdan lise bitirme sınavlarına girersin. Diplomanı aldıktan sonra da dışarıdan sadece sınavlara girerek okuyabileceğin üniversite bölümleri var. Mesela hukuk fakültesini kazanırsan dışarıdan okuyup bitirebilirsin. Hem okulunu tamamlarsın hem de okul sonrası kendi işin, iş yerin hazır olur. Hemen cevap verme. Bu akşam eve git. Düşün, Rıza Dayınla ve amcanla istişare et. Üç gün sonra bana cevabını bildir. Gideyim dersen yolun açık olsun derim. Gelende de gidende de bir hayır der konuştuklarımızı unuturum. Kalırım dersen sana verdiğim sözü yerine getirmek için ikimiz birden canla başla çalışırız. Karar senin. Lakin unutma ki benim verdiğim sözün hiçbir garantisi yok. Dünya fani. Bugün var yarın yokuz. Ola ki başıma bir iş gelirse, işler hesapladığımız gibi gitmezse bu konuştuklarımızın hepsi bir hayal olarak kalabilir. Bu bir risk. Ancak ben kendi hayatımdan biliyorum ki başarı hep risklerin arkasında gizli. Artık kendi kararını kendin ver ve bana bildir. Bütün diyeceklerim bu”

Pastaneden ayrılıp lokantaya geldiğimizde kafam iyice allak bullak olmuştu. O konuşmasını bitirdiğinde ardından hiçbir şey söylemedim, sormadım. Sonuna kadar sessizce dinledim. Ben zaten kendi içimde karmaşa yaşarken, en azından, okumak konusunda net idim. Oysa şimdi o netlik de kayboldu. Benden şuna karar vermem bekleniyordu: (bana göre) okumak ya da okumamak; (Rasim Usta’ya göre ise) okumak ya da okumayı ertelemek. O günü keyifsiz geçirdim. Müşteriler durgunluğumu sezmiş olsalar gerek ki “Hasta mısın bugün?” deyip durdular. “Evet, hastayım” diyemedim. Bedenim iyi ama ruhum hasta, kafam karışık. 

Akşam eve vardığımda iki yaşlı ihtiyarı karşıma aldım ve Rasim Usta’nın önerisini anlattım. Başlangıçta şehirde kalacağım için çok sevindiler ama okulu bırakmamı istediği için bu sevinçleri yarıda kaldı. “Okul çıkışı takılsan olmaz mı? Hafta sonları gidersin sen de. Yaz ve kış tatillerinde orada çalışırsın” tarzında önerilerde bulundular. Oysa ben Rasim Usta’nın ne demek istediğini anlamıştım. O yanına kendisi gibi bir adam arıyordu, yirmi dört saatini oraya verecek birine ihtiyacı vardı. Bu önerilerin hiç biri onun beklentisini karşılamazdı. 

Ertesi gün ise lokantaya uğradığımda köye dönüp amcamla konuşmak istediğimi Rasim Usta’ya bildirdim. Kabul etti. Minibüse atladığım gibi önce ilçeye sonra da doğru köye.

Köye giderken şehirden yanıma taze sebze, meyve, biraz kuruyemiş (içinde acılı leblebi, kırık tuzsuz leblebi ve leblebili şeker de var), üç küçük paket çikolata, şehir şekeri (hem de Zeki Müren göbeği olandan), iki paket hazır margarin yağ, bir kutu hazır salça, iki kilo pirinç vs gibi gıda ürünlerini yanıma aldım. Yanı sıra, çocuklara ilgilerini çekebileceğini ve hepsinin oynayabileceğini düşündüğüm “Solo Test” oyunu, amcama güzel bir tespih ve yengeme de bir başörtüsü götürmeyi ihmal etmedim. Ev halkı beni sevinçle karşıladı. Üç aya yakındır görüşmüyorduk. Ben de özlemiştim. Akşama doğru amcam eve gelip beni gördüğünde sevinçle boynuma sarıldı. Oturduk. Yemek içmek faslından sonra: “Biraz erken geldin gibi oğlum, bir sorun yok inşallah?” deyince olan biteni ona da anlattım. O da Rıza Dayı gibi önce sevindi ama okuyamayacağımı duyunca: “Olmaz öyle şey” dedi. “Biz çocuğumuzu okutmaktan aciz değiliz. Ben hayatta olduğum sürece sen de, kendi çocuklarım da okumak konusunda eziyet çekmeyecekler inşallah. Ustana selamımızı söyle ve kabul etmediğimizi bildir”

Rıza Dayımın, Kadriye Yengemin, amcamın, amcamın hanımı olan yengemin, amcamın çocuklarının hiç ama hiç kimsenin rızası yoktu. Onu anladım. Ertesi sabah şehre dönerken yolda minibüste hep bunları düşündüm. Arkamda olduklarını hissettiğim ve sevdiğim insanların hepsi birden “Hayır” dememi bekliyorlardı. 

Oysa bilmediğim bir sebep, içimdeki bir ses, kalbimden gelen mesaj “Evet” dememi istiyordu. Akşama doğru Rıza Dayımlara vardığımda amcamın söylediklerini onlara aktardım. Rıza Dayım: “Aklın yolu bir oğlum” dedi. 

Huzursuz bir gece geçirdim. Annem ve babam rüyama gelsin ve bana bir yol göstersin diye bekledim. O sarı beyaz papatya tarlasını, babamın kucağındaki karanfilleri bekledim. Gelen giden olmadı. Rüyamda gördüm ki ıssız bir çölün ortasındayım, çok susamışım. Az ileri de bir kuyu var. Ona doğru yürüdüm. Kuyunun içine baktığımda derin olduğunu anladım. Baktım, baktım su da göremedim. Belki su vardı ama karanlıktan ben göremiyordum. Önce bir taş attım, suya düşünce çıkan sesten su olduğunu anlayacaktım. Hiçbir ses çıkmadı ama taşın düştüğü yerde, karanlıkların içinden bir ışık huzmesinin dışa taştığını gördüm. Başımı kaldırıp önce etrafıma baktım, çöl ve boşluk vardı; sonra gökyüzüne baktım, alabildiğine mavi ve huzur veren bir boşluk gördüm; sonra tekrar kuyuya döndüm. Karanlık bir boşluğun orta yerinde, taşın bıraktığı izden parlayan ışıktan başka bir şey yoktu. Susamış, çaresizdim. Ne etrafımdaki boşluğa, ne de gökyüzünün mavi boşluğuna tahammül edebilecek durumda idim. Olacaksa kuyunun karanlığı olsun, ömrüm ışık peşinde koşmaktan son bulsun diye kelime-i şahadet getirip kendimi kuyudan aşağı bıraktım. Boşluğa düşerken içinizde oluşan o garip his gibi şeyler hissediyordum ki uyandım. Yatağımdaydım. Sabah ezanı vakti geçmek üzereydi.

Lokantaya vardığımda Rasim Usta henüz gelmemişti. Etraftakilerle şakalaşmalar, köy anıları derken ustam kapıda göründü. 

Güler yüzle “Ooo, kimler gelmiş, Veysel Bey’ler gelmiş, hoş gelmiş” diyerek beni karşıladı. “Hoş bulduk, müsaitseniz konuşabilir miyiz?” dedim. 

Elindeki evrakları masanın üzerine bıraktıktan sonra “Haydi pastanede oturalım, beraber bir acı kahve içelim de kırk yıl hatırı kalsın” diye espri yaptı. 

Pastanede geçen geldiğimizde oturduğumuz aynı masa ve aynı sandalyelere kurulduk. İki Türk Kahvesi söyledikten sonra: “Doğrusunu istersen ne karar verdiğini çok merak ediyorum ama kararını öğrenmeden önce bir iki şey söylemek istiyorum. Biliyorsun, senin kararın benim de geleceğimi etkileyecek bir karar. Bu yüzden hem senin için ve hem de benim için doğru bir karar mı veriyoruz diye kaç gündür gözüme uyku girmedi. Benim vardığım nokta şu: Başta Allah’a sonra da sana güveniyorum. Eğer olur da kabul edersen Allah bizi utandırmasın derim. Yok, ret edersen nefsime zor gelenin ardındaki hayrı beklemeye koyulurum” dedi. 

Gözlerinin içine baktım. Tedirginlikten ziyade teslimiyet vardı. Yüzü, sesi, kolları, duruşu bu teslimiyeti simgeler şekilde art arda sıralanmıştı. Samimiydi ve ben samimiyetsizliği onda hiç sezinlememiştim. Aramızdaki yaş farkına rağmen kalbinin içini okuyor gibiydim. Onun bu rahat durumuna karşın asıl tedirgin olan bendim. 

Önümde iki seçenek vardı; ya aklımın kabul ettiği yolu seçecek ve bu kapıdan “Hayır” diyerek çıkıp gidecektim; ya da kalbimin sesini dinleyecek “Evet” diyecek ve Rasim Usta ile sonunu benim de bilemediğim, onun da bilemediği bir meçhule yelken açacaktım. 

Akıl mı? Kalp mi? Hangisi doğru yolu bana gösteriyor?

Konuşmaya başlarken gözlerimi onun gözlerinin içine diktim. Sesimi net vurgulamak için önce boğazımı temizledim, bir yudum su aldım: “Ben bugün geleceğimle ilgili bir karar vereceğim, kalbimin sesini dinleyeceğim ve size, teklifinizi kabul ettiğimi bildirmek istiyorum” dedim. 

Sonra da Rıza dayımların ve amcamların fikirlerini söyledim. O gün, o masadan ayrıldığımızda, kaderin ikimizi de sonsuza kadar bağladığını ikimiz de fark etmiş olarak gönül huzuru içinde ayrılmıştık. 

Bugün memleketin dört bir yanına dağılmış, pek çok şehirde şubeler açmış, her açılan mekanda halkın onayını ve takdirini kazanmış, yemek ve lokanta sektöründe bir numara olan “V&R (Veysel&Rasim)” markasının doğuş hikâyesi işte böyle başlamıştı.

O kararımdan sonra amcamla ev halkının da hazır bulunduğu ilk karşılaşmamızda “Sen gittikten sonra çocuklara ve hanıma dedim ki bu benim tanıdığım Veysel ise Rasim Usta’ya gidip evet diyecek” dedi. Sonra da çocuklara ve yengeme doğru dönerek: “Dedim mi demedim mi doğru söyleyin!” diye ekledi. Hep birlikte çocuklar ve eşi onu onaylamak için başlarını sallayıp “Demiştin” dediler. “Allah utandırmasın, ben bir gün mutlaka başaracağından eminim” diyerek beni destekledi. Onun desteğini almış olma içimi ziyadesi ile ferahlatmaya yetti.

Verdiğim karardan en çok mutlu olan şüphesiz Rıza dayımla karısı olmuştu. Okulu bırakıyor olmama üzülmüş olsalar bile kendileri ile birlikte kalmaya devam edeceğim için çok sevinmişlerdi.

Sonra yıllar birbirini kovalamaya biz de işlerin peşinden koşmaya başladık. Bu süre içinde Rasim Usta’yı daha yakından tanıdım. İnsan olan yanını gördüm. Beni kendine ortak etmekle kalmadı; ahlakı, dürüstlüğü, çalışma prensibi gibi pek çok güzel özelliğini de bana aktardı. Ondan etkilendim, onu örnek aldım ve ben de onun gibi olmaya çalıştım. 

Beni bir ortağı gibi değil de oğlu gibi görüyordu. Kimi zaman iş yoğunluğu ve stresine bağlı olarak, kaşlarını çatsa ya da sesinin tonunu bir ton değiştirse; bu ancak bir babanın oğluna kızacağından daha ileri gitmedi ve ertesi gün, gönlümü almak için bir başka şirinlik yaparak bunu telafi etti. Çalışmayı, iş hayatında olmayı sevdim. Rasim Usta’yı sevdim. Yaptığım işi sevdim. İşlerimiz her geçen yıl bir öncekine göre daha iyi oldu, şehrin içinde ikinci, üçüncü şubemizi açtık. Sonra da şehir dışına açıldık. Ben üniversite sınavında hukuk fakültesinin dışarıdan okumalı bölümünü kazandım. Biraz uzatmalı da olsa bitirdim. Diplomamı hukuk alanında kullanmasam da merkez lokantada görülebilecek en güzel yere astım. Bu arada askerliğimi tamamladıktan hemen sonra aslında şaşırmadığım yeni bir teklif aldım Rasim Usta’dan. 

Karşılıklı ilk ciddi konuşmayı yaptığımız pastanede yıllar sonra, iki iş ortağı olarak yeniden oturduk. Aynı masada. Kahvelerimizi söyledik. Rasim Usta belli ki ciddi bir konuşma yapacaktı. “Bak oğlum. Birlikte geçirdiğimiz bunca yıl içerisinde ben seni iyi tanıdım, sen de beni. Şu dünyada eşim ve kızımdan başka kimsem olmadığını sana söylemiştim. Seni oğlum, öz oğlum gibi seviyorum ve istiyorum ki gerçekte de oğlum olasın”. 

Aslında böyle bir teklifi beklemiyordum desem yalan olur. Çünkü kimi zaman laf arasında sohbet derken, kızımı falan istedi, filan istedi vermedim gibi laflar ediyordu. Son zamanlarda artan sıklıkta lafı bir şekilde kızına getiriyor ve ondan söz ederken gözlerinin içi gülüyordu. Anlayabiliyordum onu. Bu yüzden teklif ettiğinde hiç şaşırmadım. Çünkü çok iyi biliyordu ki, ben evlenmek için kızını düşünsem bile, edep gereği kendisine bu konuyu asla açmam. Bunu bildiği için kendisi teklif etti. Sözünü bitirdiğinde ben utancımdan kıpkırmızı olmuş ve kahvenin verdiği sıcaklık da eklenince alnımdan boncuk boncuk terler inmeye başlamıştı.

Rasim Usta tanıştığımız bunca yıl içerisinde ancak iki veya üç defa beni evine davet etmişti. O da bayramlarda. Eşi Hüsniye Hanım, orta boylu, oldukça kilolu, tıknaz, astım hastalığı olan bir kadındı. Anladığım kadarı ile Rasim Usta ile görücü usulü evlenmişler. Klasik bir Anadolu evliliği. Baba sürekli dışarıda çalışıyor, anne ev hanımı; kendini evine adamış bir şekilde çocuk yetiştiriyor. 

O kısacık görüşmelerden, birbirleri ile olan konuşmalarından, bakışmalarından, ses tonlarından çıkardığım şu idi ki; ustam ile aralarında pek bir muhabbet yok. Sadece evli olmak için evlenmiş çiftler gibiydiler. Belki yanılıyordum ama hissetliklerim bu idi. 

O görüşmelerin ilkinde; “Rasim Usta’nın sık sözünü ettiği ve ortağı olan o meşhur delikanlı sensin demek” diyerek söze başlamıştı Hüsniye Hanım. Sesinde bir küçümseyici ifade ve istihza vardı. “Benim efendim” demiştim saygıyla. Sonrasında havadan sudan şeyler konuşmuş ve geçen süre içinde gerek yüz ifadesi, gerek sözleri ve sesinin tonu ile beni adeta tokatlamıştı. Rasim Usta’ya yakıştıramamıştım bu kadını. O ne kadar iyilik dolu ise bu kadın da o oranda kötülükle dolu gibi gelmişti bana. Zaten sonraki görüşmelerimizi sırf bu kadını daha fazla çekmemek için olabildiğince kısa tutmaya çalışmış, yemeğe kalmam için ısrar etmelerine rağmen bir an önce o evden uzaklaşmıştım. 

İlginçtir ki kızları Ayşe Nur için aynı iticiliği hissetmemiştim. 

Benim boylarda, beyaz tenli, kahverengi gözlü ve güler yüzlü hanım hanımcık bir kız kalmıştı aklımda. Anadolu’da “anasına bak kızını al” derler ya, tam tersine. Anası ile kızı arasında dağlar kadar uçurum vardı. İkisini birden yan yana görünce biri uzun, diğeri kısa; biri yeşil, öteki kahverengi gözlü; biri somurtkan, bir diğeri güler yüzlü gibi pek çok ayırt edici özellik sıralayabilirdiniz. Rasim Usta kızına gözü gibi titremiş sadece okul eğitimi ile değil kızının ahlaki eğitimi ile de yakından ilgilenmişti. Yaşadığımız şehrin dışında V&R’ın farklı şubelerini açmak için sık şehir dışı ziyaretleri sırasında bile kızına özel ilgi göstermeyi ihmal etmemişti. 

Şehir dışında şube açma planımızın ilkini ve sonraki birkaç şubeyi İstanbul’da açmamızı Rasim Usta ısrarla istemişti. İstanbul’daki ilk şubeyi açtıktan sonra da her ay, en az üç beş gününü mutlaka İstanbul’da geçirir olmuştu. Bu nedenle orada bir ev almış, içini dayayıp döşemişti. Kızı üniversite çağına geldiğinde ise İstanbul’dan bir fakültede okumasını istemişti. Ayşe Nur da babasını utandıracak en küçük bir hata yapmamış, onun yüzünü ağartan, ona layık bir kız olduğunu herkese göstermişti. Ahlakı düzgün, yumuşak başlı, fizik olarak güzel denebilecek kadar güzel bir hanımefendi olarak babasının ve etrafındakilerin takdirini kazanmıştı. 

Ayşe Nur, İstanbul’da tıp fakültesini kazandığında ise Rasim Usta sevinçten havalara uçmuştu. İstanbul’da zaten var olan evine kızını yerleştirmiş, kızının rahat okuması için elinden ne geliyorsa onu yapmıştı. Usta’nın benimle evlilik konuştuğu sıralarda kızı fakültenin son sınıfında idi.

Önce önümdeki bardakta yarım dolu olan sudan bir yudum alarak söze başlamıştım: “Üzerimde emeğiniz çok büyük. Büyüğümsünüz. Bu iş olsa da olmasa ben sizi babam gibi biliyorum, babam gibi seviyor, sayıyorum. Sizin teklifinizi ben emir olarak algılar ve uygularım. Lakin bahsettiğiniz konu sadece benim ile ilgili değil. Yalnızca benim evet dememle olacak bir iş değil. Öncelikle kızınız Ayşe Nur Hanımefendi ve elbette eşiniz hanımefendilerin müspet görüşleri olmadan evet demek istemem” demiştim. “O işi sen bana bırak” dedikten sonra kahvelerimizi bitirip ayrılmıştık. Konuştuğumuz günün ertesi akşamında her zamanki gibi İstanbul’un yolunu tutmuştu. Bu kez kızına konuyu açmak ve onayını almak üzere…

Bir hafta sonra geri döndüğünde “Bu iş tamamdır, evlat” dedi. “Hayırlı işlerde acele etmek gerekir. Haftaya bizim hanımı da alır, İstanbul’a seninle birlikte gider, aile içerisinde bir söz yüzüğü takarız. Olur biter. Sonrasına sonra bakarız” diye sözünü tamamladı. Öyle de oldu. Ayşe Nur ve ben, utana, sıkıla, kızara, terleye; Rasim Usta güle eğlene, eşi Hanımefendi ise astım öksürükleri ve nefes darlığı arasında o iğneleyici bakışları ile ruhumu çize çize bir söz yüzüğü takmıştık. 

Daha sonra Ayşe Nur’un fakülteyi bitirdiği yaz tatilinde ise usulen amcam, yengem, Rıza Dayım ve Kadriye Yenge’mle birlikte adet yerini bulsun diye önce kız istemeye, ardından nişan yüzüğü takmaya gitmiştik. Nişandan iki ay kadar sonra ise evlenip ayrı bir eve yerleşmiştik. Ben içimdeki acılar, kederler, başarı arzusu, hırsı ile Ayşe Nur ise huzur, sükûnet ve mutluluk dolu olarak birlikte yeni bir hayata başlamıştık. 

Bu evliliğin ardından Allah bize biri kız biri erkek iki evlat nasip etmişti. Büyük olan kızın adı için Rasim Usta “Nebahat olsun” demişti. Oğlanın ismini ise ben kendi babamın adını koymuştum. Ali Sait. 

Yıllar peş peşe geçerken V&R, koca bir dev işletmeye dönüşmüştü. İşlerimiz bizim hayal ettiklerimizin çok ötesinde bir noktaya gelmişti. Hayatta hedeflediğim iş başarısını yakaladığımı düşünüyordum. Aile huzurum vardı. Ayşe Nur melek gibi bir insandı. Onu yakından tanıdıkça sevgim, saygım, bağlılığım her geçen gün artarak devam etti. 

Kader insana hep gülecek değil elbet. Kazandıklarımız yanında, yıllar içerisinde, kaybettiklerimiz de oldu. Bir ay ara ile sanki sözleşmişler gibi, Rıza Dayım ile Kadriye Yengemi; ertesi yıl da amcamı kaybettim. Çok geçmeden de kayınvalidemi… Tüm bu olayların arkasından Rasim Usta’nın kalp damarlarında ciddi tıkanıklık tespit edildi ve ameliyat olması gerektiği doktorlar tarafından söylendi. O düşünmeksizin direk reddetti.

Kayınvalidemin vefatından sonra Rasim Usta’da çok bir değişiklik olduğunu söyleyemem. Aşırı üzgün, bitkin, perişan bir hali yoktu. İstanbul’da daha fazla vakit geçirmeye başlamıştı hepsi o kadar. 

Hal böyle olunca içinde yaşadığımız şehre biraz uzak ama bahçeli, üç katlı bir villaya taşınmayı önerdi Ayşe Nur. Babasına yakın olmak istiyordu. Üst katını ayrı giriş çıkışı olacak şekilde inşa ettirdik. İçten ise daireler asansörle birbirleri ile bağlantılı idi. “Yaşlandığımda torunlarımı ziyaret etmem zor olur, bu yüzden asansör şart” demişti Rasim Usta. Üst kata O’nun evini taşımıştık. Alttaki dubleks daireye ise biz çocuklarla birlikte yerleşmiştik. Çocuklar ve Ayşe Nur’u yanında olan Ustam günün büyük bölümünü bahçede torunları ile geçirmeye başlamış ama İstanbul’a sağlığı elverdikçe gidip gelmeyi ihmal etmemişti. Sağlığı gün geçtikçe giderek kötüleşmiş, nefes darlığı ve çarpıntı yüzünden artık evden dışarı çıkamaz hale geldiğinde ise ancak o zaman kalp damarları için bypass ameliyatı olmayı kabul etmişti. 

Hiç unutmam, ameliyata karar verdiği günün akşamında hastaneden eve dönerken arabayı şehrin dışındaki en yüksek tepeye çekmemi istemişti. Oradan tüm şehre uzun uzun bakmıştık birlikte. Sessizce. 

Sonra bana doğru dönüp: “Oğul, ölüm de biz insanlar için. Şu hayatta yapabileceklerimi yaptım, başardıklarım da oldu, içimde ukde olarak kalanlar da. Başarılarımı sizlerle paylaştım. İçimdeki acıları, kederleri ise kalbime gömdüm. Tek başıma onları göğüsledim. Halen daha bu acıların bazıları taze bir yara gibi içimdedir. Yüreğimin başını sızlatır durur. Belki de bunlar benim kalbimin damarlarını erkenden tıkadı. Bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da acımın ta kalbimin derinliklerine kök saldığıdır. 

Şimdi bana soru sorma. Gün olur, Allah yaşamam için biraz daha fırsat tanırsa belki o zaman seninle adam akıllı oturur, baba oğul konuşuruz. Yok, Emr-i İlahi vuku bulacak olursa sana bir vasiyetim ve senden son bir isteğim var. Ola ki ameliyattan sağ kalkamaz isem ertesi gün ilk işin, yatak odamdaki torpidonun gözünde senin için yazdığım bir mektup var. Beyaz bir zarfın içinde. Onu al ve hemen açma. Kırkıncı gün mevlidimi okut. Benim için hayır hasenat yap. Sonrasında akşam eve geldiğinde bir odaya yalnız başına çekil. Önce ruhuma bir Fatiha oku sonra da o zarfı açıp mektubu oku. Bana söz ver!” dedi. 

Gözlerim doldu, kendimi tutamadım, ağlamaya başladım. Bir yandan ölümün adının anılmasının bile ne kadar ağırlık verdiğini hissetmiş, öte yandan babamın “acım var” diyen iniltili sesi beni derinden yaralamıştı. Bir merak duygusu da içimi sarmıştı. Mektupta ne vardı? Rasim Usta’nın bizlerden gizlediği ne sırrı vardı? Çocukluğumdan beri tanıdığım bu koca çınarın hangi halini ben fark edememiştim? 

İşaret parmağımın tersi ile yanaklarımdaki yaşları kuruladım, sağ elini iki elimin arasına alarak; “Baba” dedim. Sesimdeki boğukluğun gitmesini bekledim. “Baba, anlattıklarının hiç biri olmayacak. Sen ameliyattan sağ salim çıkacaksın, iyileşeceksin ve sonra eskisi gibi hep birlikte olacağız. Kızın ve torunlarınla birlikte. O zaman bizim en eski dükkânın yanındaki pastaneye birlikte gideceğiz ve orada baba oğul konuşacağız” dedim. Sesim açılmıştı ama yeniden gözyaşlarım hücum etti: “Ola ki bir aksilik olursa senin her sözün benim için emirdir, biliyorsun” dedim. O da iki eli ile ellerimi güçlüce sıktı. Ağlıyordu. Akşam namazı vakti girmek üzere idi…

Ertesi gün ameliyathane kapısının önünde eşim Ayşe Nur ile birlikte beklerken ömrümüzün en uzun saatlerini yaşadık. Ameliyat öncesinde eşimle birlikte ameliyatını gerçekleştirecek olan doktorla yüz yüze görüşüp anladığımız kadarı ile bilgi almaya çalıştık. Ameliyatın çok riskli olduğunu, ölüm oranının yüksek olduğunu ancak hastanın bu hali ile bırakıldığı zaman yaşam kalitesinin çok kötü olacağını, dilersek ameliyatı iptal edebileceğini söyledi. Biz kararı Rasim Usta’nın kendisinin vermesi gerektiğini belirtince doktor: “Ben onun onayını aldım lakin sizin de bilginiz olsun diye söylüyorum” dedi. 

O ameliyatta iken biz odada saatleri, dakikaları, saniyeleri saydık. Ameliyat uzadı, uzadı, uzadı. Arada bir Rasim Usta’nın kan grubundan olan kan anonsları hastanenin tümünde anons edildi. Akşama doğru gözlerinin feri kaybolduğu her halinden belli olan doktor odadan içeri girdiğinde işlerin kötü gittiğini duruşundan anlamıştık. 

Özetle: “hastamız şimdilik iyi ve yoğun bakımda. Ama değil yarını, bir saat sonrasını bile bilemem. Solunum cihazına bağlı, takip ediyoruz. Elimizden geleni yaptık. Gerisi bizim ve sizlerin duasına kalmış” deyince Ayşe Nur hıçkırıklara boğuldu. 

Benim de gözlerim doldu. Ama metin olmalıydım. Doktora teşekkür ettikten sonra eşimin kalbini ferahlatacak aklımda ne kadar cümle varsa sıraladım. Başkalarının mutlulukla biten hastane hikayelerini anlattım. Falanların babası da böyle olmuş iyileşmişti, filanın annesi de bir hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra iyileşmiş çıkmıştı vesaire, vesaire. 

Akşamı hastanede Rasim Usta’nın yoğun bakımdan çıktıktan sonra kalacağı odada korku, umut ve dua ile geçirdik. Gece yarısını biraz geçe ameliyat eden doktor aynı yüz ifadesi ile karşımıza tekrar çıktı ve hastanın kalbi etrafına takılan drenlerden aşırı kanamanın başlaması üzerine hastamızı yeniden ameliyata alacağını, almak zorunda olduğunu belirtti. Çaresizdik. Reddetme gibi bir seçeneğimiz yoktu. Doktor ne derse o! 

Sabah ezanından sonra ise hasta odasındaki telefon çaldı. Açtım, ahizeden gelen sesi tanıdım, bizim doktorumuzdu. “Sizinle görüşmek istiyorum, aşağı ameliyathaneye gelebilir misiniz? Lütfen yalnız siz gelin, eşiniz odada beklesin, gerekirse daha sonra onunla da görüşürüm” dedi. 

Ayşe Nur benimle birlikte gelmek için ısrar ettiyse de kabul etmedim ve doktoru yeşiller içinde yorgun, uykusuz ve mutsuz olarak buldum. “Buyurun oturun lütfen” dedi. Üzgün olduğu her halinden belli idi. Ben ise bu üzgünlüğün yorgunluğa ve uykusuzluğa mı bağlı yoksa Rasim Usta’nın başına kötü bir şey geldiği için mi olduğunu kestirmeye çalışıyordum ki lafı çok uzatmadı. “Allahtan geldik ve yine dönüşümüz O’nadır” deyince oturduğum yerde dondum kaldım. 

Sırtımı yıllardan beri dayadığım kocaman bir kayayı, birisi arkamdan çekmiş de beni boşluğa bırakmış gibi hissettim. Sonrasında neler konuştuğumuzu, ne söylediğimi, Ayşe Nur’a nasıl haber verdiğimi, cenazeyi nasıl aldığımızı, defin işlemlerini nasıl tamamladığımızı hiç hatırlamıyorum. Sanki ben o anı, o günü hiç yaşamamış gibiyim. Kim ne sorsa bilmiyorum, gerçekten hatırlamıyorum diyorum. Ve gerçekten hatırlamıyordum. 

Taziye için oturumlar bittikten hemen sonra ona verdiğim sözü hatırladım. 

Rasim Usta’nın evine asansörle kendi evimizin içinden çıktım. Yatak odasındaki torpidoyu ve içindeki zarfı elimle koymuş gibi buldum. Dediği gibi kapalı beyaz bir zarftı. Eve döndüğümde zarfı kalbimin üzerine doğru tuttum ve bir şey düşünmeme gerek kalmadan gözlerim kendi halini konuşturmaya başladı. Bir yanda üzüntüm, kederim vardı; öte yanda zarfın içinde ne yazdığını ziyadesi ile merak ediyordum. Son konuşmamız oldukça duygusal bir ortamda gerçekleşmişti. Tam olarak neyi söylediğini anlamamıştım. Niçin kızına değil de bana mektup bırakıyordu? İçini bir kurt gibi kemiren acı da neyin nesi? Pekâlâ, ben nasıl fark etmedim? Yanı başımda yanıp kavrulan bu adamın kalbini nasıl görmezden gelmiştim? Tüm bu sorular içimi yakıp kavursa da vefatından sonraki kırkıncı günü bekleyecektim çünkü ona söz vermiştim. 

Kırkıncı gününün sabahında, evde helva yaptırıp konu komşuya dağıttırdım. Gündüz birkaç hayır kurumuna ve camiye uğrayıp hayırda bulundum. Şehrin merkezindeki caminin imamı ve müezzini ile konuşup yatsı namazından sonra program olacağını bildirdim. Eş, dost, ahbap, akraba kim aklıma geldiyse ya yanlarına giderek ya da telefon açarak yatsı namazını müteakip başlayacak olan programa çağırdım. Namaz sonrasında mevlit programı sürerken gençler cami içindeki cemaatin tamamına gül suyu ve esans dağıttılar. Çıkışta herkes için küçük bir paket hazırlattım. Paketin içinde bizim ustaların hazırladığı helvaların yanı sıra bir fındıklı lokum ve bir paket de kare şeklindeki küçük, meyveli Ender şekerlerden ikram ettim. Ruhuna dua istedim, taziyeleri son kez kabul ettim. 

Programdan sonra eve vardığımda eşime yorgun olduğunu ve biraz dinlenmeye ihtiyacı olduğunu söyleyip onu yatağa gönderdim. Çocuklar da kendi odalarına çekildiklerinde ben asansörle rahmetlinin evine çıktım. Salonun bahçeye bakan yüzünde, her zaman oturduğu meşhur dede koltuğuna kuruldum ve poşetin içine sakladığım zarfı elime aldım. İşte o an gelmişti. Kalbim heyecandan uçacak gibiydi. Üzüntüden ziyade heyecan ve merak tüm hücrelerimi kaplamıştı. 

Önce Rasim Usta’nın ruhuna vasiyeti üzere bir Fatiha okudum. Sonra yırtmamak için yavaşça zarfı açtım. İçinde üst kenarı kıvrıldığı için neredeyse kopacak olan siyah beyaz ama yılların etkisi ile sararmış olan bir fotoğraf gördüm. Fotoğrafta gür siyah saçlı bir genç adam, sol kolunu, yanında bulunan ve kendisinden biraz daha kısa boylu, çiçekli başörtüsü takmış genç bir kadının omzuna koymuştu. Sağ kolu ile yaklaşık iki yaşlarında muhtemelen sarı saçlı bir çocuğu kucağına almıştı. Her üçü birden fotoğraf karesine doğru gülümseyerek bakıyor, mutlu bir aile portresi çağrıştırıyorlardı. Dikkatlice ve sırayla önce çocuğa baktım, tanıyamadım sonra kadına baktım onu hiç bilemedim ama fotoğraftaki adama biraz uzun bakınca çok uzaktan tanıdığım eski bir dosta bakıyor gibi oldum. Tam emin olamamakla birlikte “olsa olsa bu Rasim Usta’dır” dedim. Peki yanındaki kadın ve çocuk kim? Hüsniye Hanım ve Ayşe Nur mu? Mektuba baktığımda el yazısından Rasim Usta’nın kaleme aldığı bir yazı olduğunu hemen anladım. Merakımı bir an önce gidermek için başladım okumaya:

Canım Oğlum;

Sen bu satırları okumaya başladığın sıralarda baban Huzur-u İlahide hesap veriyor olacak. Benim sana vasiyet ettiklerimi harfiyen yaptığından ve ardımdan kırk gün geçtikten sonra bu satırları okuduğundan en ufak bir şüphem yok. 

Öncelikle her zaman belirttiğim şeyi bir daha söylemek isterim ki Allah bana erkek bir evlat vermedi ama kendi öz evladımdan daha çok sevdiğim, seni, bana gönderdi. Bu yüzden, O’na sonsuz hamd-u sena ediyorum. Ve canımdan çok sevdiğim kızım ve torunlarımı sana emanet ediyorum. Onları yalnız bırakmayacağından, son nefesine kadar koruyacağından eminim. Bunun için ne kadar şükretsem o kadar azdır. Seni, kızımı ve torunlarımı nasıl sevdiğimi bir Allah bilir. 

Ancak içimde yıllardan beri var olan, kanayıp duran, taptaze kalmayı başaran bir yara var. Bunu ne sen, ne eşim, ne de kızım bilebildi. Sizlerden gizledim. Hatta imkânım olsa keşke kendimden de gizleyebilseydim. Unutmaya çalıştım, bir türlü olmadı. Sizlere de açılamadım. 

Hiç olmazsa yolun sonuna geldiğim bu vakitlerde birkaç kez konuşmayı denedim, kendimle mücadele ettim ama başaramadım. Konuşursam da zaten seninle konuşabilirdim çünkü kızımın karşısına geçecek yüzüm yoktu. 

Kendimi toparlayıp tekrar tekrar deneyecektim ta ki başarana kadar lakin bu kez de kader konuşmama izin vermedi. Şimdi olabildiğince kısa ifadelerle sana durumu özetlemeye çalışacağım. Umarım okumayı bitirdiğinde bana kızmadan önce oturup beni anlamaya çalışırsın.

Bundan yıllar önce tıpkı senin gibi bir köy delikanlısı iken, köyün en güzel kızı olan Nebahat’a gönlümü kaptırdım. Askerlik sonrası ailemden bana o kızı almalarını istedim. İki aile anlaşamadı. Kızın gönlünün de bende olduğunu bildiğim için bir gece vakti kaçırdım onu. Kaçıştık desem daha doğru olur. Uzak köylerden birine. Bizi tanımayan kimselerin yanında, karımla birlikte, çobanlık yapmak üzere yola çıktık. Dini nikahımız kıyıldı ve biz karı koca olduk. 

Bu arada ailelerimiz bizi sürekli aramışlar, bulamamışlardı. Birinci yılın sonunda nur topu gibi bir kızımız oldu. Tahmin ettiğin gibi. Adını Ayşe Nur koyduk. Çobanlık yaparak yaşadığım bu dağ köyünde kızımızla birlikte bir zaman daha eğlendik lakin her mutluluğun hazin bir sonu olur derler ya bizimkisi de öyle oldu. Ailelerimiz izimizi buldular. Çok istememe rağmen karımı ailesi zorla elimden aldı. Kızımla birlikte ortada kaldık. Kendi ailem de bana sırtını döndü. O küçük yavru ile neler çektiğimi bir ben bilirim.

Köye dönemezdim zaten dedikodularla çalkalanıyordu. Bekleyenim, isteyenim yoktu. Mesleğim, işim yoktu. Dağda Nebahat Hanım’la kaldığımız zamanlarda, can sıkıntısından, onun elinden türlü yemekler yapmayı öğrenmiştim. Bulunduğum köyü, ilçeyi ve şehri terk edip şu an yaşadığımız şehre yerleştim. Zor zamanlar geçirdim, itildim, darda kaldım, yoruldum, ağladım ama yılmadım. 

Çalışabilmek için kızıma bakabilecek birine ihtiyacım vardı. Yeni edindiğim ahbaplarım; daha önce evlenip, çocuğu olmadığı için boşanmış olan dul bir kadın bulup beni onunla evlendirdiler. Ayşe Nur’un nüfus kağıdı olmadığı için yavrumun gerçek annesinin adı olan Nebahat yerine, yeni eşimin adı olan Hüsniye olarak nüfusa kayıt ettirdim. Çocuk küçük olduğu için hep o kadını anne olarak bildi ve sen de onu kayınvalide olarak tanıdın.

 Kalbimin bir başkasına ait olduğunu bildiği için Hüsniye Hanım’la çok mutlu yıllar geçirdiğimiz söylenemez. Bunu sanırım sen de hissetmiş olmalısın ama evliliğin gerekleri neyse onu yerine getirmeye çalıştım. Allah var, Hüsniye kayınvaliden de kızıma öz kızı gibi davrandı, onu ahlaklı ve terbiyeli bir insan olarak yetiştirdi. Sevgisini benden esirgese de sırf bu yüzden onun da hakkını ödeyemem. 

Sonra Ayşe Nur çocuk olduğu için onunla konuşmayı sakıncalı buldum. Sonra seninle tanıştık. Bugün yarın kızımla konuşayım derken evlendiniz, çocuklarınız oldu, mutlu oldunuz. Bu mutluluğunuzu, geçmişi gündeme taşıyarak bozmak istemedim. Bir gün elbet bir fırsatını bulur söylerdim, ta ki bu güne kadar. 

Benden sonra Nebahat Hanım’ın ailesi de köyde fazla duramamış. Onlar dedikodulardan bıkmış, usanmış bir vaziyette soluğu İstanbul’da almışlar. Uzun yıllar Nebahat’ı görmedim. Sonra işlerimiz dolayısı ile İstanbul’a gittiğimiz yıllarda köylülerle tanışma, konuşma imkânım oldu. Laf döndü dolaştı Nebahat’la olan ilişkimize geldi ve ben adresini alıp görüşmeye gittim. 

Onu gördüğüm an ki yaşadığım duyguları,  denizler mürekkep olsa  da yazsak, yine yetmez. Önce ben kendi hayat hikâyemi anlattım ona. Eşimi, Ayşe Nur’u ve seni söyledim. 

Onun evli olduğunu öğrenince aslında yıkıldım. İkimizin bir araya gelme şansının olmadığını anladığımda, boğazıma bir yumru düğümlendi ve o yumru hala bu satırları yazarken bile beni boğacak gibi olmaktadır. 

Ben ısrar edince en azından İstanbul’a geldiğim zamanlarda görüşmek üzere anlaştık. Bunun üzerine sık İstanbul ziyaretlerim başladı. İş de bahanesiydi. Asıl onu görmek için gidiyordum. 

Her görüşmemizde Boğaz’a yakın mekânların birinde oturup bir şeyler içiyor, çoğu zaman konuşmuyorduk bile. Eli elime bir gün olsun değmedi. Belki onun için yanmaya bile razı olacaktım ama ne o bunu istedi ne de ben ona dokunabilmek cesaretini gösterdim. 

Konuştuğumuz zamanlarda ise kızımı, seni ve sonraları torunlarımızı ona anlatıyordum. Yanımda götürdüğüm fotoğraflarınızı ona gösteriyordum. Bütün fotoğrafları aldığını biriktirdiğini söylemişti bana. Merak ve heyecanla dinliyor, sizlerle ilgili çeşit çeşit sorular soruyordu. 

Kendisinin ise sonradan çocuğunun olmadığını söylemişti bana. O da çok acılar çekmiş ve sonunda kocasının yardımı ile bir köşede takı malzemeleri satan bir dükkân edinmiş, oradan ekmeğini kazanıyormuş. Birkaç kez yardım edebileceğimi söylediysem de kabul etmedi. Gururlu bir kadındır. Tanısaydın, eminim, en az Ayşe Nur kadar severdin. 

Kocasından hiç söz etmedi bana. Beni üzmemek için bahsetmiyordu sanırım. Bu yüzden ben de hiç sormadım. Zaten aramızda bir başkasının varlığını düşünmek bile beni çıldırtıyordu. 

Kızına Nebahat ismini ben bilerek ve isteyerek koydum. Torunum Nebahat’ın fotoğrafını Nebahat Hanım’a ilk gösterdiğimde sevinçten ağlamıştı.  Beni kırmadan bu ismi çocuğuna kabul ettiğin için sana ayrıca müteşekkirim. 

Muhabbetin sonunda ayrılırken birbirimizin gözlerinin içine derinden bakıyor ve bir sonraki buluşmayı, daha ayrılmadan, iple çekiyorduk. Ve ben her seferinde yeniden bir bahane ile İstanbul’a tekrar gidiyordum. 

Eşimin öldüğünü ise ondan gizledim. Hiçbir zaman söylemedim. Olur ki benim için eşini boşamaya kalkar, evini, ailesini, düzenini bozar da mutsuz olur diye ondan gizledim. Onun en küçük bir acı bile çekmesini istemiyordum. 

Ben gençliğimde aklımla kalbim arasında kaldığım bir zamanda kalbimin yolunu seçtim. Sevdiğim insanı aldım, dağlara çıktım. Ama gün geldi onu kaybettiğimde hep aklımla kazanmaya çalıştım, işte asıl o zaman kaybettim. Sevdiğimi kaybettim, yıllarımı kaybettim ve içimde kocaman bir yalnızlık, hiç geçmeyen bir sızı ve bir irin gibi sürekli akan, kabuk bağlasa bile tekrar tekrar kanayan bir yara büyüttüm. 

Oysa sen de toy bir delikanlı iken böyle bir karar vermek zorunda kalmıştın. O zaman kalbinin yolunu seçtiğini söylemiştin. 

Ben seni yıllar içinde izledim, takip ettim. Benden tek farkın cesaretindi. Kalbinin peşinden gidebiliyordun. Aklın tıkandığında kalbin seni felaha kendiliğinden sürüklüyordu. Bu yüzden sen hep kazandın ve ben de yaşadığım süre içinde sadece seni kazanmayı sevinmekle yetindim ama bir yanım hep kaybetti, hep ağrıdı, hep kanadı.

Durum bundan ibaret oğlum. 

Nebahat Hanım sizlerle ilgili her şeyi biliyor ama sizin hiç biriniz onu tanımıyorsunuz. Kızımın gerçek annesi Nebahat Hanım’dır. 

Bunu sen ona uygun gördüğün bir zamanda lisan-ı münasip ile söylersin. 

Arkamdan kızar, bağırır, söversiniz birlikte. Belki o zaman kabirde acı çeken ruhum az da olsa teskin olur. 

Şimdi benim yapamadığımı, son bir iyilik olarak, senden yapmanı istiyorum. 

Nebahat Hanımı; torunları ve kızı Ayşe Nur ile birleştirmenin bir yolunu bul. 

Dünya gözü ile hiç olmazsa birbirlerini görsünler, beraber olsunlar. 

Senden çok şey istediğimi biliyorum ama dedim ya senden başka da bu dileğimi gerçekleştirecek kimse tanımıyorum. 

Bu mektubun sonunda Nebahat Hanımın İstanbul’daki adresi ve telefon numarası mevcut. Ameliyat olacağımdan haberi var. Şayet başıma bir iş gelirse senin mutlaka kendisini ziyarete gideceğini ona söyledim. Seni bekleyecek. Bir an önce harekete geçersen zavallıyı da kara kara düşünmekten kurtarırsın ve ardımdan dua okuyan sayımı artırırsın.

Sizleri bilmeden, istemeyerek üzdü isem af diliyor, helallik istiyorum. 

Benim de hakkım sana ve kızım Ayşe Nur’a sonuna kadar helal olsun. 

Ben sizlerden razı idim Allah da sizlerden razı olsun ve ikinize layık, sizler gibi hayırlı evlatlar nasip eylesin.

Arada bir de bu babanızı bir Fatiha ile birlikte anmayı unutmayın e mi?

Vesselam…

Baban, Kayınpederin, Ustan; Rasim”.

Hey gidi koca çınar! Gidişin gerçekten muhteşem oldu. 

Beni gözyaşlarına, sorulara, bilinmezliklere, çaresizliğe, sevgi ve muhabbete boğdun be Rasim Usta! 

Hakkım helal olsun sana! Nur içinde yat,  nura gark ol! Allah sana rahmeti ile muamele eylesin.

Mektubu okuduğumun ertesi günü Ayşe Nur’a İstanbul’da bir işim çıktığını ve acilen oraya gitmem gerektiğini söyledim. Bana bıraktığı mektupla birlikte İstanbul’un yolunu tuttum. Ayşe Nur’a mektuptan söz etmedim. İyi biliyorum, kızın ruhu paramparça olurdu. Çocuklarıma hiç anlatamazdım ama öte yandan Nebahat Hanım’la çocukları birleştirmem gerekiyordu. Ama nasıl? Nasıl? 

Yol boyu kafamda planlar yaptım. Düşündüm taşındım bir karara varamadım. 

Yıllar önce “Akıl Oyunları” diye bir film izlemiştim. Nobel ödülü almış ama şizofren olan bir matematik profesörünün hikâyesi anlatılıyordu filmde. Adam şizofren olduğu için sanrıları vardı ve gerçekle gerçek olmayanı bir türlü ayırt edemiyordu. Zeki ve çok iyi şifre çözücü bir adam olduğu için hep aklı ile bir çözüme varmaya çalışıyordu. Profesörün eşi ise onun gerçek olanla olmayan arasındaki ayırımında kendisine destek oluyordu. Filmde şöyle bir sahne vardı: Kadın gözyaşları içinde profesörü gerçekte olmayan görüntüler gördüğünü ikna etmeye çalışırken elini eşinin başına götürüyor: “John, aklınla çözüm bulamadığın problemlerin karşısında hiç düşündün mü, belki de problemin çözüm yeri burası değil, burasıdır” diyerek profesörün başına giden elini aşağı indirip sonra da kalbini gösteriyordu. Bu sahneden çok etkilenmiştim. Filmdeki o sahneden sonra ne zaman aklımla çözemediğim bir problemle karşılaşsam, çözümün aslında akılla olmayacağını çünkü olsa idi onu benim çoktan bulmuş olmam gerektiğine kendime inandırmıştım. O zaman böyle durumlarda direk kalbime danışırdım ve hemen her zaman mutlaka bir yanıt gelirdi. Şimdi de aklımla çözemiyordum. Kalbim bir çözüm yolu buldu ve aklım ona uygun güzel bir kılıf hazırladı. Hepsi bu.

Telefonla geleceğimi Nebahat Hanım’a bildirdim. Kapısına vardığımda heyecandan ağzım dilim kurumuştu. Az şey değil, bu yaştan sonra yeni bir kayınvalidem, yeni bir annem olacaktı. Zili çaldım ve karşıma orta yaşı çoktan devirmiş, gözleri ağlamaktan kan çanağı olmuş, başörtülü bir teyze çıktı. “Nebahat Hanım?” dedim. “Benim oğlum, içeri buyur” dedi ve hıçkırıklara boğuldu. Gözlerim doldu ve ağlamamak için kendimi zor tuttum. 

O sakinleşince kalktı, yüzünü yıkadı geldi. Benim gelmemden Rasim Usta’nın vefat ettiğini anlamıştı. Ağlamasından belliydi zaten. Bu yüzden soru filan sormadı. Biraz havadan sudan ve Ayşe Nur ile çocuklardan konuştuk. Bu arada bir kahve ikram etti. Kahvenin sonuna doğru Rasim Usta’nın bana yazdığı zarfı uzattım. Eline aldı, önce göğsüne bastırdı, gözyaşları yanaklarından zarfın üzerine tek tek döküldü, sonra koklayıp içine çekti ve zarfın içindeki fotoğrafı çıkardı. Uzun uzun baktı. Derin ve manalı. Sonra mektubu bir çırpıda okudu. Mektubun sonlarına doğru şaşkın bir yüz ifadesi dikkatimi çekmişti ki derin bir nefes alıp: “Eşi ne zaman vefat etti?” diye sordu. Tam hesaplamamıştım, zaten eski kayınvalidemi sevmediğim için zihnimden silmiş olsam gerek ki hemen hatırlayamadım. “Birkaç yıl oluyor” dedim.

Kadın ellerini yüzüne kapattı. Hıçkırmaya başladı. “Allah bu dünyada bir araya gelmemizi dilememiş” dedi. Bir ara gözlerini bakışlarımla birleştirerek beni tam kalbimden, on ikiden vuran cümleyi söyledi: 

“Biliyor musun ben hiç evlenmedim. Dükkânım olduğu doğru. Orayı işlettiğim doğru ama hiç kocam olmadı. Ondan başka hiçbir erkek tanımadım. Ama onun aile saadeti bozulur diye tatlı bir yalanı baştan söyledim ve bir daha da kocamla ilgili en küçük bir ifade kullanmadım, o da sormadı. 

Hep bekledim. Kimin kimden önce öleceğini yalnızca Allah bilir. Ama hep içimde, bir gün eşi benden önce ölürse, hani zayıf da olsa, hani küçük de olsa bir umut ya, belki yeniden birlikte oluruz diye bekledim, bekledim. Son yılları demek ki ikimiz de boşu boşuna geçirmişiz. 

Allah’ım inanamıyorum. 

Bunda bizim bilmediğimiz ama senin bize göstermek istediğin ne büyük ibret var. Ben sabrettim, bekledim ve şimdi bir yandan Rasim’in ölümüne öte yandan boşa geçen yıllarımıza yanıyorum. 

Ne büyük bir imtihan bu!”

Dondum kaldım. Evet, ne büyük bir imtihanmış gerçekten. Ve ne büyük bir aşk. Birbirlerini incitmekten korkan iki yaşlı ihtiyar, birbirlerinden gizledikleri tatlı sırları ile şimdi beni şaşırtıp duruyorlardı. 

Tek bir cümle söyleyeceğim bu durum için: Hayretler içindeyim.

Ayrılırken aklımda bir plan olduğunu ve kendisini yanımıza almak istediğimi söyledim. “Hayırlısı” dedi. “Rasim nasip olmadı ama belki çocuklarım ve torunlarımı Allah benden uzak eylemez” diye ekledi. Olurunu aldığım için kalbim huzur içinde, aynı günün akşamı tekrar memlekete geri döndüm. 

Sonraki haftalarda küçük tatlı bir yalan uydurdum Ayşe Nur’a. 

Yıllardan beri tanımadığım babamın bir akrabası vardı dedim. Onun arada bir memleket havası almak istediğini belirttim. Hem çocukların başında bir büyüğün olmasının çok faydalı olacağını söyledim. Onu söyledim, bunu söyledim, öyle böyle dedim ve eşimi ikna ederek, Nebahat Hanımı kayınpederimin evine, kızını ve torunlarının yanına yerleştirmeyi başardım. 

Rasim Usta’ya son görevimi de yapmış oldum.

Eşim ve çocuklar çabuk alıştılar Nebahat Hanım’a. Çocuklar çok sevdi onu. 

Ayşe Nur başlangıçta ciddi tepki gösterdi. Yabancı bir kadını eve almama konusunda çok diretti. Israrlarım onu oldukça şüphelendirmişti. İlginç bir huyu vardı karımın. Ne zaman kafasına bir şey takılsa problemi çözmek için sağa sola bir şeyler karalardı. Bir gün sebebini sorduğumda; “Zihnimden geçen en küçük bir olasılığı dahi atlamak istemem. Karar verirken tüm olasılıkları önümde yazılı görmek benim için önemli. En küçük bir ayrıntıyı dahi atlamadığınız zaman en doğru kararı verebilirsiniz” demişti. Konu ile ilgili kimi zaman yalnızca aklını kurcalayan soruları, kimi zaman da olumlu ya da olumsuz olasılıkları sıralardı. Nebahat Hanım da zihnini karıştırmış olmalı ki bir gün çantasında, tuttuğu notlar arasında şu soruları karaladığını gördüm:

Konu: Nebahat Hanım

Bir: Nebahat Hanım gerçekte kim?

İki: Durup dururken nereden çıktı bu kadın? Niye hayatımızda var?

Üç: Veysel’le olan akrabalık bağı ne? Bugüne kadar hiç bahsini açmadığı bir kadın nasıl oluyor da evimizin içine girebilecek kadar bana, çocuklara ve Veysel’e yakın olabiliyor?

Dört: Kadının gözlerinde kalbimi ısıtan bir sıcaklık var. Veysel’in değil de sanki benim bir akrabam gibi bana bakıyor. Bu sıcaklığın sırrı nedir?

Beş: Çocuklarımla olan iletişimi olağanüstü diyebilirim. Yaşlı bir kadın iki tane çocukla nasıl bu kadar sıkı bir iletişime geçebiliyor ya da neden geçiyor?

Vesaire,vesaire…

Yazdığı sorulara bakılırsa anlattığım hiçbir şey onu tatmin etmemişti. Bir şeylerden şüphelendiği açıktı. Ama ona gerçeği açıklamak yerine işi zamana bırakmanın daha doğru olacağı kanaatine vardım ve notları çantasına koyarak, asla bu konudan söz açmadım. O da benden umudunu kesmiş olmalı ki Nebahat Hanım’la ilgili bana soru yöneltmeyi bırakmıştı.

Çok geçmeden bir yap-boz’un parçalarını ustaca birleştirmeyi başardı. Bir akşam eve geldiğimde Nebahat Hanım’la eşimi sarmaş dolaş ağlaşırken gördüm. Beni gören Ayşe Nur ağlayarak boynuma sarıldı. “Teşekkür ederim sana, annemi bana, çocuklarıma getirdiğin için teşekkür ederim” diyordu. 

Sonradan kendisi anlattı. İçindeki merak duygusunu bastıramayınca Nebahat Hanım’ı araştırmaya başlamış. Kim olduğu ve nereden geldiğini daha iyi anlamak için kurnaz bir plan hazırlamış. İki çocuğu birden süsleyip, giydirmiş ve arkadaş gezmesine gideceğini Nebahat Hanım’a söylemiş. Onu da ısrarla davet etmiş. Gittikleri evde çocukları ona teslim edip alış veriş için dışarı çıkması gerektiğini söylemiş ve doğruca eve gelmiş. Asansörle üçüncü kata çıkarak doğruca Nebahat Hanım’ın kaldığı eve izinsiz girmiş. Çok geçmeden de aradığını bulmuş. Rasim Usta’nın her zaman oturduğu dede koltuğunun üzerindeki zarfın içinde var olan mektubu ve siyah beyaz fotoğrafı görmüş. İşin aslını anlayınca da karmakarışık duygular içinde koşup annesinin boynuna sarılmış. 

Derken ana-kız ve torunlar böylece birbirlerini tanımış oldu. Kayınvalidem de yılların acısından sonra kendi kızı ve torunlarının yanında bir sığıntı gibi yaşamaktan kurtuldu. Bizden biri ve bizim bir parçamız oldu Nebahat Hanım.

Artık istirahatgahında rahat uyuyabilirsin Rasim Usta. 

Son nefesime kadar emanetlerin emin ellerde …