DÜĞÜN FOTOĞRAFÇISI
                                                                             
                    Cihânda âşık-i mehcûr sanma râhat olur

Neler çeker bu gönül söylesem şikâyet olur

Şeyhülislam Yahya

Yusuf Ziya Toker

42 yaşında, erkek, müzmin bekâr.

Prestijli bir kamu kuruluşunda üst düzey memur – daimi meslek.

Düğün fotoğrafçılığı – en son terk ettiği hobi (yeni bir macera arayışında).

1.72 boy, 76 kilo, alnı açık, saçlar kırağı tozu rengi ile süslü, gözler ela.

Sakal yok (top sakal bile yok), bıyık yok; boyun bağı var ama dünyada ayak bağı yok.

Biraz caz, biraz tango; biraz sinema, biraz kitap; biraz çay ve her güne yalnız bir kahve.

Hayat felsefesi tek cümle: Carpe Diem!

Bana kendini tanıt deseler böyle söylerdim herhalde. 

Kısa sivi (cv). Oldukça kısa ve özet. 

Daha fazlasını kimsenin bilmeye hakkı yok. Bilmesine gerek de yok. Çünkü ilginç bir hayatım yok. Herkes gibiyim. Sabah kalkıyor; “çiş, diş, traş, duş” dörtlüsünden oluşan ev ödevimi tamamladıktan sonra kahvaltı yapmadan koşar adımlarla evden çıkıyorum. Zengin-fakir, iyi-kötü, güzel-çirkin, erdem sahibi-karaktersiz ne kadar insan varsa hepsini ama hepsini eşit hale getiren o karmaşık trafiğin içine karışıyorum. Trafikte yaşadığım heyecan ve gerginlik de olmasa kendimi ölü gibi hissedeceğim. Her şey o kadar sıradan ki iş yerime vardığımda, arabamı park edeceğim yer bile yıllardan beri hep aynı. 

Benim işim evraklar. Kağıtlar. Dosyalar. Gelen ve giden belgeler. 

Her sabah çalışma odamdan içeri girerken kapının önünde yığınla dizilmiş beni bekleyen dosyalarım var. Gün, hafta ya da ay içerisinde kapımın önünde koliler içerisinde bekleyen o dosyaları birer birer masama taşıyor, içlerindeki bilgileri derinden derine okuyor, inceliyor (eski tabirle tahkik ediyor), sonra da bir karara varıyorum. 

Oysa ne dosyada yazılı olan memleketlere gittim (yalnızca ihtiyaç duyduğumda görevlendirme yazısı alarak yerinde inceleme yapıyorum), ne dosyalardaki o insanlarla tanıştım ve ne de verdiğim kararların yüzde yüz doğruluğundan, adaletli ve haktan yana olduğundan eminim. Yalnızca dosyayı inceliyor ve dosyadaki veriler ışığında, yılların getirdiği tecrübe ile bir karara varıyorum. Eksik, yanlış ve hatalı noktaları yakalıyor; kamu yararına, kamu saadeti için kamu adına cezalar öneriyorum. 

Bu önerdiklerimin bir kısmı uygulanıyor ve birilerinin canı yanıyor. Bir kısmına ise canı yanacak olanlar önceden itiraz ediyorlar ve bir üst kurulda incelenerek neticelendiriliyor. Ve ben bu işi yıllardan beri her gün yapıyorum. 

İşimi zevkle yaptığımı söylemeyi çok isterdim. Oysa değil keyif almak, kimi zaman o dosyaların üzerine benzin döküp yakasım bile geliyor. Kapalı dört duvardan oluşan odamdaki o küçücük pencereden, kimi zaman dışarıda akan yoğun trafiği izlerken kaderin beni buraya hapsettiğini düşünüyordum. 

Geçenlerde ziyaretime gelen (ki gelen çok nadir insan olur) bir arkadaşıma; “Ne uzar, ne de kısalırım ben burada. Dosyalar gelir ve dosyalar gider. Her yıl biraz daha yaşlanır ve yorulurum. Bütün hepsi bu” diye dert yandığımı hatırlıyorum. 

Mesleğimin ilk yıllarında büyük bir heyecanla işe başladığımdan eminim. Anadolu’nun küçük bir kentinde il birincisi olarak üniversite sınavını kazanmış ve istediğim fakülteye derece ile girmiştim. Aynı azimle okulu bitirdikten sonra bulunduğum birime girebilmek için önce yazılı sınavı geçmiş; sözlü sınav için de birilerini referans olarak yazdırarak zor bela bulunduğum odaya kavuşabilmiştim. O yıllarda üst düzey bir memur, prestijli bir makam ve iyi kazandığım para benim yaşadığım hayatın gerçeğini görmemi engelliyordu. Zamanla makamın kocaman bir hiçlikten ibaret olduğunu ve paranın her şey demek olmadığını anladıktan sonra kafama dank etti. O andan itibaren ise tüm bu kazandıklarım benim sıradan alışkanlıklarım haline dönüşüverdi. İşimden şikâyet ediyor ama bulunduğum koltuğu terk edemiyordum. Hangi memuriyete geçsem bundan daha fazla para kazanamayacağımı da biliyordum.

Aslında yaptığım işi biraz da kendime yakıştıramıyordum. Bana göre okul hayatı hep birinciliklerle geçmiş bir adam şimdi daha iyi bir noktada olmalıydı. Keşke yükselmenin bir sınavı olsa da girseydim. Oysa okul başarısı bir yere kadardı. Buraya kadar alın teri ve gayret ile gelebilmiştim. Sanıyordum ki ya da istiyordum ki bundan sonra da sınavlar olsun ve ben çalışarak onları da kazanıp yükseleyim. Oysa hayatımda geriye dönüp baktığımda bu düşüncemin en büyük hatalarımdan biri olduğunu farkettim. Çünkü hayatta yazılı sınavların ötesinde bambaşka seçim kriterleri vardı ve ben zeki Anadolu çocuğu ne yazık ki bunlardan bihaberdim.  

Geçen akşam televizyonda bir spor programı izlerken bu düşüncemde hiç de haksız olmadığımı anladım. Anadolu takımlarından birini çalıştıran futbol teknik direktörü, karşısındaki spiker bayana tam da bunları söylüyordu. ”Ben sanıyordum ki; çalışarak ve gayret ederek memleketin üç büyük takımının birinin başına geçebileceğim. Oysa çok sonra anladım ki çalışmak bir yere kadarmış. İnsan emek vererek bir yere kadar gelebiliyormuş. Hayatta asıl yükselme ondan sonra başlıyormuş. Belli bir aşamadan sonra yalnızca insan insanı bir başka noktaya taşıyabiliyor yoksa sizin gayretli ve çok çalışkan olmanız değil”. 

Spiker bayan arada bir itiraz ediyor farklı şeyler söylüyor olsa da teknik direktör konuşmasını son sürat devam ettiriyordu. Belli ki onun da içi yanmış ve o acıyla konuşuyordu. Sonunda kadının hafiften alaycı üslubunu susturmayı başardı: “Şimdi sen ülkenin en büyük ve en çok izlenen bu kanalında spikerlik yapabilmek için neler yaptıklarını bir hatırlayıverirsen ne demek istediğimi daha net anlayacak ve artık itiraz edemeyeceksin”.

Tıpkı o teknik direktörün yaşadığı hayal kırıklıklarını yaşıyordum kendi iç dünyamda. Sınav ve yarışma yoktu. Yaşadığım odadan ve oturduğum o koltuktan kurtulmanın elbette farklı yolları da vardı. Bunları ben de o teknik adam gibi geç de olsa sezinledim. Ama gel gör ki bu kez de “kaburgası kalın delikanlı” olmak diye bir şey vardı. Serde delikanlılık olması istenmeyen adam olmak için yeter de artar bile…

Mutluluğu arıyordum. Madem o bana gelmiyor ben ona gitmeliyim diyordum. Nerede ve nasıl? Hangi insanlar en çok mutludur? Mutluluk anını en iyi nasıl yakalayabilirdim? Günlerce, haftalarca bunu düşündüm. Kendi mutluluğum için başkalarının mutluluklarını izlemem ve belki onları taklit ederek bireysel mutluluğumu yakalayabileceğim fikrine kapıldım. Ve bir sabah uyandığımda, koşar adımlarla işe değil “fotoğrafçılık kursu”na kayıt oldum. 

Bana göre bir insanın en mutlu olduğu an evlendiği gündü. O gün kadın ve erkek herkes gülerdi. Herkes güldüğü için adı düğündü. Düğün demek neşe, mutluluk, oyun ve eğlence demekti. Bu huzurun bana da sıçraması için benim de aynı ortamda bulunmam gerekirdi. Kendi kendime beklersem yalnızca davet edildiğim birkaç düğüne gidebilirdim. Oysa benim her hafta bir düğünde olmam gerekirdi. Düşündüm taşındım ve bir çıkış yolu buldum.

Düğün fotoğrafçısı olmalıydım. Gülen, eğlenen, oynayan insanların fotoğraflarını çekmeliydim. Yüzlerindeki tebessüm ve mutluluğu ancak böyle yakalayabilirdim. Özellikle de gelin ve damadın fotoğrafları. Nihayetinde bu düğünün en mutlu iki insanı gelin ve damat idi. 

Bir yıllık bir fotoğraf eğitiminin ardından birkaç tanıdık vasıtası ile yalnızca hafta sonları iş yapmak üzere bir fotoğrafçı dükkânı sahibi ile anlaştık. Para hiç konuşmadım. Adam kendince bir şeyler kazandığını ve bana da vereceğini söyledi. Miktarı ile ilgilenmedim. Amacım para kazanmak değildi çünkü. Ben istediğimi kazanabilirsem eğer bunun para ile zaten bir karşılığı yoktu. Adam da bedava çalıştıracak birini bulduğu için zevkle kabul etti. Ve heyecanla hafta sonları işe başladım.

Tanınmamak için o hafta için perşembeden itibaren sakalımı kesmiyordum. Cumartesi pazara geldiğimizde ise sakalım oldukça uzamış oluyordu. Dışarıdan satın aldığım açık alnımı kapatan bir peruk, başımda gözlüklerimin neredeyse yarısını kapatan spor bir şapka, gözümde iri siyah güneş gözlükleri, bacaklarımda eski bir kot pantolon ve spor ayakkabılarımla aynada kendimi bile tanımaz olmuştum. Kimsenin beni tanımasını istemiyordum. Bu yüzden müşterilerimle özel konuşmalara ikili sohbete katılmamak için özen gösteriyordum. Çekim öncesi muhabbet kurmuyor, çekim aralarında, çay faslında uzakta durup işimle ilgileniyormuş izlenimi veriyordum. Çünkü kimliğimin deşifre olması hali hazırda yürüttüğüm memuriyetimin sonu demek olabilirdi. 

Fotoğraf çektirmek isteyen çiftler dükkânın sahibi ile pazarlık yapıp anlaşıyorlardı. Başlangıçta stüdyoda çekim yapıyor ardından çiftin istediği özel bir yer var ise oraya gidiyor ve çekimlere orada devam ediyorduk. İşinde verdiği acemilikle başlangıçta oldukça keyif almıştım. Stüdyoda hazır arka planların önüne gelini, damadı tek ve ikisi birlikte bir çift olarak farklı farklı çekiyordum. 

“- Biraz sağa lütfen” / “- Şimdi hafif sola” / “- Biraz dik duralım, evet işte böyle, omuzları da hafif dikleştirelim, tamamdır” / “- Lütfen bana doğru bakar mısınız, tam kulağıma doğru” / “- Şimdi biraz da tebessüm lütfen, tatlı bir tebessüm. İşte böyle mükemmel oldu” / “- Siz eşinizin elini tutuyorsunuz ve gözlerinin içine bakıyorsunuz. Ama derin bir bakış lütfen. Gülücüklerle birlikte. Bakın bu çok daha güzel oldu” / “- Şimdi de bu tablonun arkasına, evet, eteğe dikkat edelim lütfen, kablolara ayağınız takılmasın”

Sonra da buna benzer konuşmaların aynısını dışarıda bir mekânda tekrarlıyordum.

Önce fotoğrafçının klasik çekim usullerini denedim. Memnun kalmadım. Kendi yaratıcılık gücüm ve photoshop programının bilgisayardaki yarattığı mucizelerin yardımı ile mükemmel fotoğraflar çekmeye başladım. İlk olarak stüdyodaki mekânı baştan sona kendi tarzıma göre yeniledim. Arka plan, stüdyonun tabanı, ışıklar, fotoğraf makinesi vs. Bir ayın sonunda dükkâna giren insan o eski halin bu dönüşümünü şaşkınlıkla izliyor ve dükkân sahibine bu gidişle sosyetenin fotoğrafçısı olup çıkacağını şaka yollu belirtiyorlardı. Sonra da bu değişimin benimle birlikte başladığını bilenler bana övgü dolu sözcükler sıralıyordu.

Daha sonra müşterilerimin klasik olarak önerdikleri mekânlardan farklı yerlerde çekimler yapmaya başladım. Benden önce şehrin bilinen parklarında, göl kenarında birkaç ağaç ve çiçek yanında klasik çekimler yapılıyordu. Buna bir farklılık katmalıydım. Mesela hayatla ölümün iç içe geçtiği mezarlıktaki yaşlı çınar ağacının altı gençler için heyecan verici olabiliyordu. Başlangıçta çok yadırgasalar bile şehre uzak mezarlıktaki o eşsiz manzara, yeşillik ve ağaç karşısında muhteşem görüntüler elde ederek gençleri memnun edebiliyordum. Ya da tren istasyonları, otobüs terminalleri, eski şehir konaklarının önü, asmalı köprünün üzeri, yeşillikler içindeki bir bağ evi, tarihi dokusunu yitirmemiş şehrin eski sokakları vs. Her birinde farklı bir konu işliyor, her seferinde hayatın içinden renkli, mutlu kimi zaman o mutluluğa bulaşmış hüzünlü kareleri fotoğraf makinemle canlandırıyordum. 

Müşterilerim ziyadesi ile memnun ve çektiğim fotoğraflara ağzı açık kalarak bakıyorlardı.

Oysa övgülerden bir uzak hayatım vardı. Benim işim dosyalar ve evraklar. Kimse bugüne kadar yaptığım iş dolayısı ile ne beni takdir ne de tekdir etmişti. Alışık değildim böyle şeylere. Yalnızca yaptığım işe odaklanıyordum hepsi bu. Şimdi de öyle. Ben mutluluğu arıyordum, içimde yitik bir hazine var da beni bekliyormuş gibi bir his vardı ve ben o hazinenin peşine düşmüştüm. Aradığım methiye değil mutluluğun bizatihi kendisi idi. 

Bulabildim mi? Heyhat! Ne çare! 

İnsanlar en mutlu oldukları düğün karelerinde bile kızgınlık, yorgunluk, hüzün ve karmaşık duygular ile dolu idiler. Bu süre içerisinde gelin ve damat başta olmak üzere onlara eşlik eden akrabaları da dahil gözlemlediğim tek bir kare vardı: Telaş ve Korku. Bir an önce olsun bitsin ve formaliteler tamamlansın modunda idiler. Sürekli bir koşuşturmaca ve panik havası içinde çarçabuk fotoğraflarını çektirip hızla uzaklaşmak istiyorlardı. Şuurlu ve istekli olarak fotoğraf çektirdiklerini düşünmüyordum. Düğün salonu ayarlamak, yemek ve müzik hazırlıkları yapmak, düğün günü giyilecek kıyafet hazırlıkları yapmak ve kuaföre gitmek gibi pek çok sıradan işten biri de bu arada bir fotoğrafçıya uğramaktı. 

Bana geldiklerinde güya mutlu olan çiftin yüzünde mutluluktan ziyade korku daha baskındı. Düğüne geç kalacakları korkusu, gelin arabasının önünün kesileceği yahut kaza yapacağı korkusu, gelinliğin başına bir iş geleceği korkusu, gelinliğin eteklerine basıp düşüleceği korkusu, fotoğraf stüdyosundaki ışıklar altında terden makyajın akacağı korkusu ya da ter kokulacağı korkusu, gelin ve damadın ailelerinin her an için kavga edebileceği korkusu, düğünün büyüsünün aniden kaybolabileceği korkusu, başlarına kötü bir olay geleceği ve düğünün yarıda kalacağı korkusu gibi sıralanabilecek pek çok korku vardı üzerlerinde.

Benim aradığım telaş ve korku değil, mutluluk kareleri idi. Bir müddet sonra bu fotoğrafçılık canımı sıkmaya başladı. Yanılmıştım! Aradığım şey burada değildi. Bu yüzden yaklaşık iki yıl süren bu düğün fotoğrafçılığı macerama bir son verdim. Ama arayış sürecim halen devam ediyor.

Mesela kendime son zamanlarda yeni bir uğraşı edindim. İstediğim kareleri yakalayabilmek ve düğün fotoğrafçılığından sonra içimdeki boşluğu doldurabilmek için yepyeni bir meşgale. 

Her Cuma akşamı düğün fotoğrafçısı kıyafetlerimi giyiniyor ve havaalanının yolunu tutuyorum. Uçakla Anadolu’nun bir ücra kentine gidiyor, iki gün boyunca o şehri; caddelerini, tarihi sokaklarını, kahvehanelerini, parklarını, biçimsiz gecekondularını, mahalle aralarını dolaşıyorum. Cami önlerinde muhabbet eden yaşlı erkekler ile mahalle içindeki karşılıklı evlerde oturan kadınların sokak önü dedikodularının yer aldığı fotoğraflar çekiyorum. En çok onlar ilgimi çekiyor nedense. 

Bir de o şehrin en büyük mezarlığını ziyaret ediyorum. 

Çünkü babamın yıllar önce söylediği o söz halen kulaklarımda: “Bir şehrin insanlarını tanımak istiyorsan önce mezarlıklarını ziyaret edeceksin. Zira ölülerine kıymet vermeyen, geçmişini ağırlamaya değer görmeyen, onların yattığı toprakları güzelleştirmeyen bir topluluktan hayır gelmez! Onlardan uzak dur. Ölüsünün kıymetini bilmeyen dirilerinin kıymetini nasıl bilsin?”

O istediğim mutluluk anını, fotoğraf karesine aktarır aktarmaz söz, bu işleri bırakacağım!