O ÇINARIN ALTINDA

                    Gice bî-hâb olup bîmâr olan dâ’im seher gözler

                    Şeyhülislâm Yahyâ

Ben yaşlı bir çınarım. Yaşım dünden bir fazla, yarından bir noksan. Meskenim bu topraktır ve bu topraklar üzerinde atan kalpler. Nice yıldır hakkımda verilecek kararı beklemekteyim. Beklediğim Hükmü İlahi’dir. Köklerim toprağın yedi kat derininde, boyum göklerin yedi kat üzerinde olmasına rağmen bu dünya gurbetine alışmış değilim. 

Şimdi yaşlıyım ama bugünkü yaşımla doğmadım. Bir taze fidan iken bu toprağa beni gömen eli hatırlıyorum. O taze günlerime dair ilk hatırladığım şey, ak saçlı ve aksakallı bir ihtiyarın beni besmele ile bu toprağa dikmesidir. Önce beni yerime rahat edebileceğim bir şekilde toprağa yerleştirmiş, sonra ellerini havaya açmış ve şöyle dua etmişti. “Ya Rabbi! Bu naçiz kulunun diktiği çınarın ömrünü uzun eyle. Ona öyle bir lütuf ihsan eyle ki nefes alıp veren kullarının tümüne kucak açsın, gölgesiyle onları barındırsın, heybeti ile güçlerine güç katsın”

İhtiyar adam yanı başımda duran çeşmeden bir kova su almış, toprağıma dökmüş ve sevinçle karışık iki damla gözyaşını köklerime hediye etmişti. İlk arkadaşım karşımda akıp duran şu çeşme olmuştu. Onunla olan dostluğumuzdan kısa bir zaman sonra anladım ki; çeşme, insanları sadece suyu ile doyurmakla kalmıyor aynı zamanda benim de hayat kaynağım, varlığımın ayrılmaz parçası. Beni besleyip doyuran, içimi dışımı her türlü kötülük ve pislikten arındıran bir ab-ı hayat. Erişkin bir insan adımı ile önümden tam beş adım ötede. O benden çok evvel gelip buraya yerleşmiş. Suyun kendisi varlık kaynağı olduğundan etrafında insanlar, bilumum hayvan ve nebatat da halka halka burada birikmiş. Yorulup nefeslenmek isteyen, terleyip susayan, hastalanıp şifa arayan, iştiyakla namaza koşmak için abdest almak isteyen bütün insanların uğrak noktası olmuş. Sevilmiş, tanınmış, itibar görmüş, yazın suyunun serinliği ve tatlılığı, kışın ılık ve yumuşaklığı ile namı kulaktan kulağa, diyardan diyara yayılmış. 

İkinci ayrılmaz parçam ise tıpkı o çeşme gibi birkaç adım öte yanı başımda duran bu küçük cami. İnşa edildiği dönemin ihtiyacını, fazlası ile karşılayacağı düşünüldüğü için çok büyük yapılması istenmemiş. Ancak manevi iklimi sebebi ile tüm gönül dostlarını bağrına bastığı için kısa bir zaman sonra kabına sığmaz, kendine yetmez olmuş. Cami ana giriş kapısı ile aramızdaki uzaklık ise tam on iki insan adımı kadar. 

Bu çeşme, bu cami ve ben birbirimize yüzyıllarca kol kanat gerdik. Çeşme, akan suyu ile beni doyurdu, camiyi akladı. Cami, minaresinden günde beş vakit akan o seda ile benim ruhumu okşadı, çeşmeye suyunun akışı için bambaşka yeni bir yol çizdi. Ben ise her geçen gün biraz daha büyüyen ve heybetli görünüm sergileyen dallarımla o çeşmeye gölgelik, o camiye serinlik sağladım. Tepemizden eksik olmayan rüzgâr ve kuşlar ise en yakın dostlarımız oldu, yaz kış bizi yalnız bırakmadı.

İnsan takvimine göre aylar yılları, yıllar on yılları, yüz yılları kovaladı. Ben, çeşme ve cami; akıp giden zaman karşısında bir sur gibi dikildik, ayakta kaldık. Birlikte üzüldük, birlikte sevindik. Kimi zaman coştuk, kimi zaman derin bir sükûnete gömüldük. Ancak hiç ama hiçbir zaman birbirimize olan bağlılığımızı koparmadık, ayırmayı denemek isteyen insanlar da koparamadılar. Üçümüzün arasındaki bu ahenk, bu uyum kısa zamanda insanların dikkatini çekti. En genç yaşımdan üç yüz küsurluk şu anıma kadar ziyaretçilerimiz azalmadı, arttı. Hatta benim heybetim, caminin vakarı ve çeşmenin asaleti yıllar geçtikçe durgun denizin ortasına atılan bir çakıl taşının bıraktığı dalgalar gibi giderek büyüdü, büyüdü, büyüdü. 

İnsanlar küçük gruplar, büyük topluluklar halinde bizi ziyarete geldiler, geliyorlar. Caminin karşısına geçip gözleri dolanlar, duygulananlar oldu. Kendisinden önce nice insanların bu camide Rahman’a secde edip yalvardıklarını düşünenler oldu. Nice ezan seslerinin, Kuran sesleri ve kuş cıvıltılarına karıştıklarını düşünüp ağlaşanlar oldu. Benim ise hoşuma giden; boyumun uzunluğu, dallarımın genişliği ve gövdemin iriliği ile yapılan yorumlar oldu. Hele bir de insanların el ele tutuşup etrafımda halka yapmaları yok mu? En çok onu seviyorum. Etrafımı dört bir yandan kucaklayıp yaşımı tahmin etmeye çalışıyorlar. Yıllar geçtikçe halkadaki insan sayısı artıyor. Bu kadar insan el ele vererek zorla beni kucakladıklarını görünce kahkaha ve gülücük sesleri gökyüzünü kapılıyor, ben de bu eğlenceye en uçtaki dallarımın bütün yaprakları da dâhil olmak üzere tamamını titreterek katılıyorum. Sanki ilk defa onlar yapıyormuş gibi yepyeni bir heyecanla, onlarla birlikte seviniyor, heyecanlanıyor, tarifsiz mutluluk duyuyorum.

Tüm zamanlar içinde bana dokunan insanların, ben de gönüllerine dokunduğumu düşünüyorum. Kaç kişide ne kadar iz bıraktığımı bilmiyorum ama bende iz bırakanlar çok oldu. Hele içlerinden biri var ki; onu unutmam mümkün değil. Çünkü onunla tanıştığımız günü ben kendime bir milat kabul ettim. Yaşadığım bunca yüzyılı ondan evvel ve ondan sonra diye ikiye kolayca ayırabilirim. O’nunla birlikte kendimi yeniden keşfettim ve Allah bana onunla birlikte hiçbir çınara nasip etmediği bir özelliği lütfetti. Belki benim bu özelliğimden söz etmeden önce O’nunla tanıştığımız günü ve sonrasında yaşadıklarımı anlatmam daha doğru olacak. 

Karlı bir şubat ayının gece yarısını az geçe, koşar adımlarla bir adam bana doğru koşuyordu. Kış ayında, gecenin bu vaktinde, pek ziyaretçim olmadığından gelenin kim olduğunu merak ettim. Nefes nefese bana kavuştu ve yapraklarımın kardan arındırdığı toprak alana ulaştığında, oturup sırtını bana yasladı. Hava soğuk olmasına rağmen pek üşümüş gibi bir hali yoktu. Ya yeni bir evden çıkarak koşup gelmişti, ya da koştuğu için ısınan bedeni henüz soğumamıştı. Onu daha önce etrafımda hiç görmemiştim. Kim olduğu, ne iş yaptığı konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Dışarıdan bizi ziyarete gelen bir yabancı olduğu kanaatine vardım. Önce derin derin nefes alarak soluğunun kesilmesini bekledi. Başındaki takkeyi kaldırıp saçlarını düzeltti ve sonra tekrar başına yerleştirdi. Takkenin etrafındaki beyaz sarığın sarkan ucunu üşümemek için boynuna sıkıca doladı. 

Bir müddet dinlendikten sonra “Biliyor musun ey Ulu Çınar?” diye bana seslendi. “Duyuyor musun beni? Eminim söylediklerimi anlıyorsun” diyerek kendisi yanıtladı. “Sıcak evinin yumuşak minderleri üzerinde Hakk’ı anan çok kullar vardır lakin bu saatte, dışarıda, soğukta Rahman’ı zikreden kim vardır dedim ve sen aklıma geldin. Bu yüzden buradayım. Şimdi beni zikrine ortak et. Ben soğuğa dayanabildiğim kadar burada kalayım” dedi ve yumuşak bir ses ile besmele çekti. Durdu. Ses yankılandı boşlukta. Ben o sesi tüm yapraklarımın damarlarına kadar aldım ve kabul ettim. Ona cevap verebilmeyi çok istedim. Keşke benim de sesim olsaydı da “Hoş geldin ey mübarek insan! Ey kutlu adam hoş geldin! Kapıma geldin de ne iyi ettin!” deseydim. İçim sevinçle doldu, bir ileri bir geri sallayarak dallarımı kendi lisanımca hoş geldin demeye çalıştım. Sonra gökyüzünü onun nidaları doldurdu. Kurandan sayfalar perde perde bu mübarek beldenin tamamına dağıldı, ses olanca güzelliği ile etrafa yayıldı, yayıldı.

Daha önceleri yani benim toyluk zamanlarımda etrafımda Hak dostları birikir, ilim sohbetlerinde bulunurlar, ben de onlardan istifade ederdim. Yanı başımdaki camiden vahiy nidaları eksik olmazdı. Hafızlık talebeleri yaz aylarında sabahlara kadar etrafımda dört döner, bir yandan okur, öte yandan ezber yapmaya çalışırlardı. Ben de onların okuduklarını sabaha kadar tekrar eder ve bütün zerrelerime dinletirdim. Gündüzleri ilim ehli insanlar camide bir araya gelir; cami çıkışında ise benim etrafımda halka yaparak Kuran’dan dersler yaparlardı. Akşama kadar kalkıp oturan ekipler değişse de muhabbet konusu hiç değişmezdi. Kimi akşamlarda da Ehlullah’tan olanlar topluca benim etrafımda zikrederlerdi. Onlar “Ya Hay!” dedikçe ben bütün kalbimle ve dallarımın en ucundaki bütün yapraklarımla birlikte “Ya Kayyum!” diye haykırırdım. Kış aylarında ise güneşin yüzünü gösterdiği zamanlarda etrafımdaki bu kalabalık hiç eksik olmazdı.

Derken zaman sürekli değişti, Zikr-i Hakk’a katılanların sayısı azaldı. Oturup konuşulanlardan anladığım şu idi ki karanlık bir devire giriyordu dünya. Yaşlanmanın belki de en ızdırap verici yanı daha çok acıya şahitlik etmektir. Ben yaşlandıkça bu acıya içim acıya acıya şahit oldum. İşte tam böyle bir zamanda bu delikanlı, bu soğuk kış gecesinde, yanıma koşmuş, Kuran’dan ayetler okuyordu. Eski günlerimi hatırladım. Sayısı dallarımdaki kuşların sayısından daha fazla olan etrafımdaki Kuran bülbüllerini. Tıpkı bir insan gibi sevincimden oturup ağlamak istedim. Nicedir özlediğim bu sesi, sabah namazı vaktine kadar dinledim. O hiç üşümedi, ben ısıttım onu. İmkânım olsa kellemi kesip önüne odun diye yakıp ısınması için atardım. Ama ben ona yanmadan sıcaklık sundum, o okudu, ben mest oldum. Sabah namazı için yanımdan ayrıldığında sanki yüzyıllardan beri tanıdığım bir dostum benden ayrılıyormuş gibi hüzünlendim ve cami çıkışında onu bir daha görmedim.

Gün ağardığında karlı yollarda iz bırakarak yürüyen çocukların etrafımda gülüşmeleri dışında başka ses duymadım. Kimseler gözükmedi. Gün ağarmıştı belki ama vakit karanlık bir vakit idi. Bu derin sessizlik ancak böyle izah edilebilirdi. Çok sürmeden üç beş atlı az öteden gözüktü. Resmi kılık kıyafetli bu atlıların arkasında elleri bağlı olarak karda yürüyen O’nu gördüm. İçim parçalandı. Ne işi vardı, niçin onu yakalamışlardı. Atlılar hiç tereddütsüz yanıma kadar geldiler. Atlarını caminin duvarlarındaki tahta korkuluklara bağladıktan sonra onu elleri bağlı bana getirdiler. Bir yandan yeni dostumu yeniden gördüğüme seviniyor ancak bu halde gördüğüm için de aşırı tedirgin oluyordum. Yüzünü gün ışığında daha iyi gördüm. Yaşı kemale ermiş denemez idi, siyah sakalları arasında ancak parmakla sayılacak kadar akları vardı. Yüzünde yorgunluk ya da uykusuzluk emaresinden zerre yoktu. Dingindi. Ellerinin bağlı olduğunu bilmeden yüzüne baksanız “yeryüzünün en huzurlu insanı bu adam” derdiniz. Orta boylu, beyaz tenli idi. Siyah saçları takkesinin etrafından yanlara doğru uzamış, her iki kulağını kapatmıştı. Üzerinde yünden bir hırka, içinde hâkim yaka bir beyaz gömlek ve siyaha yakın renkte şalvarı vardı. Ayağındaki eski yemeni karların içine gömüktü.

Resmi görevlilerden yüzü kırmızı, tıraşlı ve pala bıyıklı olan yanındakilere yüksek sesle emir verdi: “Hadi herkesi çağırın da seyretsin. Herkes gelip izleyecek!” diye kükredi. Karşısındaki tok bir sesle:”Emredersiniz” dedi. Sonra çok sürmeden birer ikişer ahali toplandı. Kalabalık giderek arttı. Tıpkı cuma ya da bayram günlerindeki kalabalığı andıran bir sayıya ulaştığında pala bıyıklı görevli sırtını bana, yüzünü halka doğru dönerek; ”Bu hepinize ders olsun! Tek ve son sözüm budur!” diye haykırdı. O kadar bağırmıştı ki, kırmızı suratı nar kırmızısına döndü. Gözlerinden alev fışkırıyordu. Sesi bir bıçak gibi sessizliği ortadan ikiye yardı. Bu kaba ve kalın sesi ile soğuğun acıtmasının belki bin katı bir acı saçtı insanların gönlüne. Ses benim gönlümü de parçaladı geçti. Kötü bir şeyler olacağı kesindi. O haykırışının ardından sustu. Sesinin insanlar üzerindeki bıraktığı etkiyi görmek istiyordu. Kimseden çıt çıkmadı. O sustu. Kendisinden başka sessizliği bozan her kim olursa onun da kellesini alacakmış gibi sustu. Avına yaklaşan bir köpeğin sessizliği gibi sustu, pusuda bekledi, belli ki yeni birini daha istiyordu. Ama çocuklar ve kadınlar dahil hiç kimseden çıt ses çıkmadı. Bu sessizlik onu fazlasıyla mutlu etti, gururunu okşadı, memnun kıldı. Bu sırada yanındaki yaverleri dallarıma kalın ipliği çoktan bağlamışlardı. Cami önünde duran tahta iskemleyi de koşarak getirdiler. Dostumu asacaklardı, hem de benim dallarıma…

O ise olacakları çoktan bildiği için hiç tereddüt etmedi, metin ve vakarlı bir duruşla kendisini seyreden halka son kez baktı ve iskemlenin üzerine çıktı. Toplanan o kalabalık insanları bilemem ama benim içim parçalandı, ağladım, inledim ve Allah’a bu güzel insanı kurtarması için dua etmeye başladım. Sonra ansızın bir ışık iskemlenin üzerine doğru parladı, benim dallarımın arasından süzülerek dostuma ulaştı, onu aydınlattı. Bu olağan üstü gelişme benim gibi herkesi heyecanlandırdı, meraklandırdı. Sonra o güzel adam tek bir hareketle merdivenden aşağı sıçradı. Korkusundan kaçan insan görüntüsünden ziyade yetişmek için acele eden bir kaçışı vardı. Sekiz on adım sonra secde eder gibi toprağa eğildi, ağlamaya başladı, yüzünü gözünü toprağa yakın mesafede boşluğa sürüyor gibi yapıyor, başını bir o yana bir bu yana sallıyordu. Sonra tekrar koşar adımlarla geri gelerek iskemleye çıktı. Arkasını bana döndü; “Sen de gördün değil mi?” dedi. Ağlıyordu. Gözyaşları mübarek sakalının kıvrımlarından aşağı doğru süzülüyordu. “Fahr-i Kainat Efendisi, bu kıtmir için lütfedip gelmiş” diye ekledi ve biraz da bana serzenişte bulundu; “Sen nasıl olur da onu gördüğün halde hoş geldin demek için yerlere kapanmazsın?” Başını sonra kendisini merakla seyreden halka doğru çevirdi, kelime-i şahadet getirdi. Kırmızı suratlı adam, tek kelime bile etmeden başının ucuyla işaret etti ve yanındaki askerlerden biri dostumun ayaklarının altındaki iskemleyi çekti. Bedeni boşlukta birkaç kez çırpındıktan sonra ancak dindi ve sonra boynundaki ilmeği çözüp yere indirdiler. Kalabalık yine tek kelime etmeden evlerine dağıldı. 

Benim ise içim yandı, eridi, dağlandı. Ahmed-i Muhtar, haşa kapıma kadar gelmişti de ben görememiştim. O dostum görmüş ben görememiştim. Benim gözüme sadece bir ışık demeti olarak gözüken meğer efendiler efendisinin nuru imiş de ben bilememişim, ben kör imişim. Hem öyle bir körlük ki kainatı aydınlatan nuru dahi göremeyecek kadar kör… Bu durum bir ateş gibi kavurdu içimi ve ağladım, ağladım. Ne aciz, ne aşağılık bir mahlûkat olduğumu düşündüm de ağladım. Ya da en azından ona bu kadar yakınlaşmış iken görmek şerefine nail olamadığım için talihsiz bahtıma ağladım. 

Ah! Sen olduğunu bileydim de efendim, bütün yapraklarımla birlikte şu görkemli bedenimi ayaklarının altına sereydim. Kulun kölen olaydım efendim. Bir Hannane de ben olaydım efendim. Bileydim ki gelen sensin; tıpkı Hannane gibi vallahi iniler, iniler, inilerdim efendim. Sen şimdi bu kadar bana yakın olduktan sonra gidince ben yine inilerim efendim. Hicranın ateşi beni yaktı tüketti efendim. Bileydim sen geldiğini de keşke toz toprağa karışıp ben yok olaydım efendim.

Dostum gitti, efendim gitti, göremedim. Ama günler ve geceler boyu ağladım ve ağlamaya yemin ettim. Çünkü efendim, sen; “Eğer Hannane’ye sarılmasaydım, o kıyamete kadar ağlayacaktı” buyurmuştun. Belki Hannane olamadım ama onun gibi kıyamete kadar ağlamaya yemin ettim, ağlarsam gül kokundan bir zerre payıma düşer diye bekledim. 

Seni göremedim lakin herkesi gören ve işiten Rabbim sesimi duydu. Bir zaman sonra yarattığı hiçbir çınara nasip etmediği bir lütfu gözyaşlarım ve iniltilerim mukabilinde bana bahşetti. Rabbim sesimi duydu ve içimdeki ateşi sevdiği kullarının gönüllerine de sıçratmamı nasip etti. O günden sonra dallarımın altında oturan tüm Ehlullah ile hasbıhal eder oldum. O zamana kadar insanlar konuştuğunda hep ben dinler idim, o günden beri benim söylediklerimi onlar da işitir oldu. Bu yeni durum içimdeki yangını bir parça da olsa teskin etti, duruldum, buna da şükrettim.

Bu özelliğim Hak Ehli arasında çabuk duyuldu. Ziyaretçilerim çoğaldıkça çoğaldı. Şimdiler de beni görmeye geldiklerinde, uzun dallarımın ve yeşil yapraklarımın gölgesi altındaki tahta bir sandalyeye oturuyor, önlerine bir bardak taze çay alıyor, gözlerini kapatıp gönül gözlerini açıyorlar. Sonra kâh onlar söylüyor ben dinliyorum, kâh ben söylüyorum onlar dinliyorlar. O cami ve o çeşme de dinliyor. Tepemizdeki rüzgar ve kuşlar da şahitlik ediyorlar. Bir muhabbet ki uzadıkça sonu gelmiyor. Benim yüreğim aşkın sesi ile aşıkların kalplerini yumuşatıyor, onların gönül sesleri benim her bir zerreme binlerce kez “Ya Hayy!” söyletiyor.

Siz de bu muhabbet halkasına dâhil olmak ister iseniz yerim belli, sizinle de beraber olmayı çok isterim. Aziz insanların memleketi, Mamuratül Aziz’e vardığınızda, kimi görüp; “Harput’un tepesindeki o yaşlı aşık çınara nasıl gidilir?” diye sorsanız o size yerimizi gösterir. Bilmiyorum derse bilin ki Ehli Aşk birbirini alnından tanır, siz bizi tanıyacak birine sorun o zaman.