AKIL NURU FARK ETMEKTİR
                                                              Âqil isen deme Ferhad ile Mecnun'e deli                 
                                              Eylesen halka nazar her biri bir gûne deli

 (Akıllı adam isen Ferhad ile Mecnun’a “deli” deme.
Halkın içine baksan göreceksin ki herkes bir yolun delisi…)

Tâci Zâde Ca'fer Çelebi

+“Çocukken haftalar bana asırdı/Derken saat oldu, derken saniye” demiş Şair. O şiiri kaç yaşında yazdığını bilemem ama haftaların saatlere ve saniyelere dönüştüğüne şahit olduğum yaşa eriştim. Pazartesi’nin nasıl başladığını Cuma’nın nasıl geldiğini anlamıyorum. Yaşamak denilen varlığım, avuçlarımdan dışarı sızan su damlaları gibi kayıp gidiyor. Sermayem tükeniyor, bu durumu ancak hafta sonları kendime üç beş dakikalık vakit ayırdığımda sezinliyorum. Yoksa kaybettiğim saatlerin, dakikaların, saniyelerin kıymetinden bile bihaber geçecek ömrüm. 

Ne zaman yaşamaktan yorulsam, yorgunluğuma iyi gelecek ilacı çok sonraları keşfettim. Dermanımı yıllar içinde kendimi aradığım adreslerde buldum. İşlerin peşine koşturmaktan nefes nefese kaldığım, arkadaşlarımdan usandığım, dost bildiklerimden hançerlendiğim, akrabalarımdan uzaklaştığım ve kendimle kavga ettiğim zamanlarda; bir fincan kahve ile birlikte rahat bir koltuğa yerleşip benliğimi mazideki “çocukluk günleri”nin sularına bırakıyorum. Bir süreliğine o sularda dolaşmak, içine batıp çıkmak, soyunup yıkanmak, içimi dışımı durulamak ruhumu tazeliyor, içimi aydınlatıyor, yeniden başlamak ve “hadi bismillah” demek için adeta şarj oluyorum. 

Çocukluk döneminde kişiyi doyuran damar ne ise büyüdüğü zaman da aynı damardan besleniyor insan. Orada mevcut bulunan kaygı, keder, kibir, şiddet, huzur, mutluluk, sevgi, umut ve rahmet kanalından hangisi baskınsa yıllar içinde o pınardan daha fazlası akar hale geliyor. Hiçbir çeşme kurumuyor ve kişi hangisine ağzını açıp yaklaşırsa oradan ziyadesi akıyor. Çocukluğumun serin sularını besleyen huzur pınarlarına koşmakla aslında atinin çetrefilli yollarına bir çare bulmak için güç toparlama değil bilakis yaşadığım anı huzura dönüştürmek isteğimi gerçekleştiriyorum.

İşte tam bu zamanlarda o günlere dair içimde beliren en büyük imge mahallemizdeki camidir. Ruhuma iyi gelen ilacın aktığı çeşmenin adıdır cami. Kalbimdeki derin izler bırakmasının en büyük sebebi ise çocukluğum boyunca nakış nakış içime işlenen hatıralardan olsa gerek. Bir defa yaz, kış, yağmur, çamur demeden günde beş vakit oraya koşan bir dedem vardı ve yatsı namazlarında ona eşlik eden babam. Okul dönemlerimde her cuma babamın elini tutarak caminin yolunu tutardık. Yaz tatillerinde ise günümüzün büyük bir bölümü orada geçerdi. Başımıza beyaz, yeşil takkeler takar; kanaviçe üzerine annelerimizin çiçek deseni işlediği elifba çantamızı boynumuza asar; mahallenin çocuklarıyla güle oynaya caminin yolunu tutardık. Daha içeri attığımız ilk adımda huzurla dolardı içimiz. Ferah ve aydınlık bir mekândı. Daracık evlerimizden sonra oradaki genişlik kalbimizi de genişletirdi. Küçücük boyumuzla dev kubbeye baktığımızda hayretler içinde kalır, nasıl yapıldığını hayal etmeye çalışırdık. En çok da kubbedeki rengârenk camlar ve arasına serpiştirilen Arapça yazılı ibareler dikkatimizi çekerdi. Sonra mihrap, minber, müezzin efendinin makamı, duvarlara iliştirilmiş renkli doksan dokuzluk tespihler, etrafta az sayıda bulunan ve üzerlerinde kapağı kapalı olarak hazırda bekleyen Kuranların bulunduğu rahleler, hepsi ama hepsi bu mekânın saflığını, duruluğunu, temizliğini zihnimize kazırdı. Dışarıda şen şakrak amcaların, yüzü mütebessim dedelerin sessiz ve huşu içinde camide oturup kalkmalarını bizler de örnek almaya çalışsak da çok geçmeden çocukluğun içimizdeki yaktığı ateşin alevlenmesiyle, camideki sessiz huzuru bozan tek varlığın bizler olduğunu fark eder, utanırdık.

Beyazı çoğunlukta olan kır sakallı, beyaz, nurlu ve mütebessim siması olan imamın etrafında halkalar oluşturur, hep birden derse başlardık. Ortaya diz çökerek oturan hoca efendi, sağlı ve sollu olmak üzere iki çocuğa aynı anda ders verirdi. Sırası gelen rahlesini alarak imamın yanına gider, o gün görmesi gereken dersi alır sonra yerine dönerek hocanın verdiği ödevi çalışırdı. Şüphesiz en sevdiğimiz dakikalar ders arası verilen molalardı. Çocuklar hep birden caminin avlusuna doluşur, kovalamaca ya da top oynardık. İnşaat için bekleyen tahta ve demir yığınları, eski halılar, musalla taşının etrafı, minarenin giriş kapısı, caminin alt katı gibi mekânlar ise saklambaç oyununda saklanılabilecek en güzel yerlerdi. Her ne kadar gürültü yapmamız konusunda uyarılsak da bir cıvıltı ve çocuk kahkahaları komşu evlerden duyulurdu. Bu küçük gürültü namaz saatine denk gelmediği için hocamız ses etmez aksine caminin giriş kapısına sağ omzunu dayayıp, bizlere doğru tebessüm eder bakar, mutluluğunu gözlerinden sizler de okurdunuz. Onun sevincini görmek oyunda bizi daha da şevke getirirdi. 

Ders arasından sonraki ikinci toplanma faslında ise kısa dini ilmihal bilgileri anlatılırdı. Yumuşak sesiyle imam önce konuyu aktarır sonra ayağa kalkarak bizzat gösterir sonra da sırayla herkese tek tek yaptırarak iyi öğrenip öğrenmediğimizi kontrol ederdi. Abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır, namazda eller nasıl bağlanır, eğilip doğrulma sırasında yapılması ve yapılmaması gerekenler nelerdir, cuma ve bayram namazının şartları nedir, cenaze namazında okunacak dualar, tesbihatlar ve ezberlenecek kısa sureler hangileridir tek tek detaylarıyla anlatılırdı. Bu ders saati öğlen namazına yarım saat kala biter, kalan yarım saatlik süreyi ise abdest tazelemekle geçirirdik. Öğlen namazını cemaatle hep birlikte kıldıktan sonra ise evlerimize dağılırdık. 

Mahalleden iki çocukla birlikte namaz sonrası bizi bir başka sürpriz beklerdi. Cami geliş gidişleri sırasında daha önceden korku ve endişe duyarak dışarıdan tanıdığımız garip adamla sohbet saati başlatmıştık. Adı Selahattin idi ve çoğu kimse onu “Deli Selahattin” olarak bilirdi. Bizim çocukluğumuzun geçtiği dönemlerde her mahallenin kendine ait özel delileri bulunurdu ve biz çocuklar her birini çok iyi tanırdık. Deli Kadir, Deli Hacce (Hatice), Deli İsmail, Deli Muro (Murat), Deli Hamdi, Deli Zülfü gibi pek çok delinin hangi mahallede yaşadığını ve hangi tipik özellikleri olduğunu bütün çocuklar bilirdi. Mahallemizden bir deli geçtiğinde çocuklar hep birlik olur peşine düşer, onu kızdıracak söz ve hareketlerde bulunurduk. Ta ki çileden çıkıp da beklenen kızgınlığını gösterip bize saldırmaya başladığı ana kadar. O an geldiğinde ise kahkahalar atarak dört bir yana kaçışırdık. Mesela Deli Kadir en çok “Hışşt, hışşt” denilmesine kızardı. En az on, on beş çocuk peşine takılır, hep bir ağızdan “Hışşt, hışşt Deli Kadir” diye bağırırdık. Olası saldırı ihtimaline karşın arada bir kaçış mesafesi bırakmayı ihmal etmezdik çünkü yakaladığı zaman döveceğini bilirdik. Zavallı adam önce bizleri kovalamaya çalışır, sonra küfürler etmeye başlar, kızdırma işlemi devam ettiği sürece dayanamaz ve sokağın ortasında pantolonunu aşağı indirir, cinsel organını eline alarak etrafa doğru sallar, ağzının içinde gevelediği ve tam olarak ne dediği anlaşılmayan küfürler savururdu. İşte o an tam kahkahaların patlama anı olurdu ve bu son hamlesini yapıncaya kadar peşinden ayrılmazdık.

Deli Hacce ise biri sırtına bağladığı eski bir bezin arasında, diğeri ise kucağında olmak üzere iki çocuğu ile birlikte sokağın başında görünür görünmez etrafına toplanır, onu kızdıracak şifre olan “Deli Hacce, gel bize” nakaratını hep bir ağızdan söylerdik. Kadıncağız önce kızar sonra küfürler eder ve sonunda dayanamaz yerde bulduğu en yakın taşı üzerimize fırlatmaya çalışır ve hızla sokağı terk ederdi. Hepimiz peşinden koşar evimizden bir iki sokak uzağa kadar onu kovalar, daha uzağa gitmeye cesaret edemediğimiz için korku ve heyecan ile gerisin geri kendi sokağımıza dönerdik. Deli Zülfü ise kolları ve bacakları sakat, yürüyemeyen, konuşamayan, ellerini dahi kullanamayan tam bir Allah’ın garibi idi. Sokağın başında otururdu. Annesi onu güneşlenmesi ve hava alması için kapı önüne çıkardığında hepimiz birlik olur etrafına üşüşürdük. Onu kızdırmaya çalışmaz, konuşturarak, tam telaffuz edemediği kelimeleri işittiğimizde topluca kahkahalar atardık. Bir zaman sonra annesi dayanamaz bize kızar, bağırır, olmadı azarlar, sonunda aciz kalarak zavallı kadın oğlunu içeri almak zorunda kalırdı.

Deli Selahattin ise tamamen farklı idi. Yaklaşık bir elli boylarında ve aşırı kilosu ile diğer delilerden farklılık gösteriyordu. Arkadan baktığınızda küçük toparlak bir karenin yuvarlanarak ilerlediğini zannederdiniz. Kilosundan dolayı mı yoksa kat kat giydiği elbiselerden mi böyle görünürdü tam kestiremezdik. Yazın en sıcak zamanlarında bile kalın palto ile dolaşırdı. O kalın paltonun altında kaç tane ceket, onun altında kaç tane hırka, onun altında kaç gömlek, içlik ve atlet giydiğini bir Allah bilirdi. Selahattin’i diğer delilerden ayıran pek çok özelliği vardı. Çok temiz giyinir ve bakımlı görünürdü. Bu özelliği ile diğer delilere benzemezdi. Simsiyah etrafı toparlanmış sakalı beyaz yüzünde o kadar şirin dururdu ki yüzüne bakarak kimse onun deli olduğunu söyleyemezdi. Çocuklar etrafına toplandığında ise asla konuşmaz, kızmaz, tebessüm ederek hızla bizden uzaklaşırdı. Kızmadığı, küfür etmediği, taş atıp kovalamadığı için mahallenin çocukları onun peşini bırakmıştı. Sessiz, vakur ve emin adımlarla beş vakit camiye gelir, cemaate katılır ancak hiç kimse ile konuşmadan doğruca evinin yolunu tutardı. Biz çocuklar, tüm yabancılardan ve delilerden olduğu gibi ondan da korkardık. Yanına yaklaşmaya cesaret edemezdik. Zaten O da kimse ile ilgilenmezdi. Akıllı ile deli arası bir çizgide dururdu sanki. Belki deli değildi ama normal insan gibi olmadığını da çocuk aklımızla fark ederdik. 

Herkesin deli dediği bu adam için mahalleden bazıları ve dedem farklı düşünürdü. Ondaki gizemli hal, tefekkür ve tevekkül hali, vakarı, temizliği ve yüzündeki nur gibi özellikleri normal insan ötesi bir hali çağrıştırırdı. Beş vakit cami arkadaşı oldukları için rahmetli dedem onun hakkında: “Herkes deli diyor ama oğlum o aslında deli değil Veli Selahattin’dir” derdi. Böylece zihnimizde ona ait daha farklı bir imaj bulunurdu. Bu yüzden olsa gerek ki; tatil dönemindeki yaz aylarından birinde, camideki kuran derslerinden sonraki öğle namazı çıkışında, ona yakın olma fırsatı doğdu. Namaz sonrası cemaat dağılırken o kadar çocuk içinden yalnızca üç kişiye -ki içlerinden biri de bendim- “şöyle gelin bakalım size anlatacaklarım var” demişti. Önce bir kararsızlık hali olmuş arkasından bu garip adamla ilgili merak dürtümüzü yenemeden yanına gitmiştik. Ve bir dostluk böyle başlamıştı.

Sonraları her öğle namazı çıkışında caminin önündeki tahta bankın üzerine oturuyor, Veli Selahattin’in anlattıklarını sanki ilk defa dinliyormuş gibi heyecanla dinliyor ve sonrasında bir şeker hak ediyorduk. Her gün aynı şeyleri anlatıyordu. Bıkmadan, usanmadan ve hep aynı heyecanla. “Bal tefsiri” diye bir dini menkıbeyi ağzını ballandıra ballandıra aktarıyordu. “Bir gün Hz. Ali Efendimiz gazadan döndüler…” diyerek başladığı zaman dünyanın en güzel masalını en iyi anlatandan dinliyor gibi oluyorduk. O, menkıbeyi anlatmıyor da adeta kendi yaşamış ve halen yaşıyor gibi bahsediyordu. Tefsirin sonlarına doğru: “Cenabı Allah’dan şöyle nida geldi: – Ya Habibim! Senin ümmetinden her kim bu tefsirini üzerinde taşır, okur, okutur, yazar, yazdırır…” dediğinde sesi titremeye başlar ve “ölürken hüsnü şehadetle ölür; ahirete iman ile gider…” dediğinde ise gözlerinden iki damla yaş siyah sakallarının arasına süzülürdü. Günlerce dinledikten sonra bal tefsirini biz de ezberlemiştik.

Yine bir öğle namazı sonrası biraz heyecan ve biraz da kederle birlikte her zamanki anlattıklarının ardından “Bugün size hiç kimseye anlatmadığım bir rüyamı anlatacağım” dedi ve başladı anlatmaya: 

“Kaç zamandır içimde Aşk-ı İlahi, Nur-u Muhammed ateşi yanmakta idi. O hale geldim ki hâşâ Cenab-ı Mevla beni sevmiyor, sesime ses vermiyor vehmine kapıldım. Dün gece rüyamda bana iki melek geldi. Yürü ya Selahattin dediler. Nereye demeye kalmadan iki koluma girerek evin dışına çıkardılar ve birlikte uçmaya başladık. 

Ben yükseklikten korkuyorum ne olur indirin dedim. Sen bizden emin ol ey güzel adam dediler. Uçtuk, uçtuk, uçtuk. Altımızda binalar, dağlar denizler gördüm. Korku ve heyecandan dilim damağım kurudu. Sonra bir merhaleye geldik ki gül yüzlü adamlar var. Yol boyu onlar gibi niceleri. Bizi her gören Hoş geldin ey Selahattin diyorlar. Hoş bulduk diyorum utana sıkıla. Kim olduklarını bilmiyorum. Yol boyu belki yüzlercesi ile karşılaştık. Sonra bir mescide vardık, beni yere indirdiler. Mescidin başına doğru yürüdüm. Nurdan bir halkaya yürür gibiydim. Sonra bal tefsirindeki efendilerimizi gördüm. Dört büyük efendimiz bir nur halkasının ucuna dizilmişlerdi. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali Efendilerimizdi. Sanki çok önceleri görmüş gibi hemen tanıdım, koştum ellerini öpmek istedim. Onlar da “Hoş geldin Ey Selahattin” dediler. 

Nur halkasının başucuna vardığımda Resulullah efendimizin nurundan gözlerim kamaştı ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak “Efendim bu fakiri de muhabbet halkandan uzak kılma ne olur” dedim. Nur-u Muhammedi’yi kör olan gözler dahi fark eder, ben nasıl fark etmeyeyim? Mübarek eline eğildim, heyecandan kalbim duracak gibiydi. Onun o mütebessim çehresini gördüm ve görür görmez uyandım. Yatakta sırılsıklam ter içindeydim. Kalktım abdest aldım ve iki rekât namaz kıldım. Şayet kalbimdeki ona olan hasret ateşimi gösterebildi isem benim için vakit tamam demektir. Öyle umut ediyorum ki bu sizinle olan son sohbetim olacaktır. Vuslat vakti bana yakındır çünkü daha önce hiç böyle bir hal başıma gelmedi.” dedi ve başladı hıçkırarak ağlamaya.

Biz çocuklar da ağladık. Söylediklerinin doğru ya da yanlış olduğu ile ilgilenmek aklımıza bile gelmedi. Bir dosttan ayrılık vaktini duymanın verdiği acıyla ağladık. O gün bir yerine iki şeker ikram etti ve her birimize dua ederek, alınlarımızdan öptü, ayrıldık.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Dostumuzu kimler, niçin alıp götürecekti? Bu kadar iyi bir insanı neden bizden alacaklardı? Ancak dostumuzun gönül hoşluğu ve kendi rızası ile gidiyor olduğunu bilmek içimi biraz ferahlandırdı. Gün ağarıp da camiye koştuğumuzda içimde acaba bu öğle namaz sonrası görüşecek miyiz endişesi vardı. Üç arkadaş namaz vaktini iple çektik. Öğle ezanı okunduğunda bekledik, gelmedi. Namazda farz bitti, tesbihat bitti, cemaat dağıldı ama O gelmedi. Arkadaşlarla merak içinde her zamanki tahta bankın üzerinde oturup bekledik yine gelmedi. Bu bir sır idi ve kimseye söyleyemiyorduk ancak tarifi imkânsız merak, korku ve heyecan içindeydik. 

Artık gelmeyeceğine kesin kanaat getirince evine gidip ziyaret etmeye karar verdik. Onun oturduğu ev, bizim evlerimizden iki sokak arkada idi. Evinin önüne yaklaştığımızda kapının önünde bekleşen bir kalabalık gördük. Ürkerek yaklaştık ve niçin toplandıklarını, bekleyenler arasındaki bir çocuğa sorduk. “Deli Selahattin ölmüş” dedi. Dostumuz asıl yürüyüşüne başlamış, özlemiyle yandığı sevgilisine ulaşmış ve vuslata ermişti. Üç arkadaş O’nun evinin önündeki duvara yaslanıp, çatı taraçasının gölgesinde oturarak hıçkıra hıçkıra ağladık. 

Sana selam olsun ey güzel insan! 

Sana hoş geldin diyenlere de bizden selam götür dedik. 

Yıllar boyu bu hadisenin şahidi olan diğer iki mahalle arkadaşımla derin bir dostluk ve muhabbet kurduk. Hayat bizi her ne yana savurursa savursun birbirimizden sürekli haberdar olduk. Ne zaman üçümüz bir araya gelsek Veli Selahattin’i aynı gözyaşları, muhabbet ve rahmetle anmayı ihmal etmedik. O, bize öyle bir pınarı adres göstermişti ki aramızdan ayrılsa bile pınarın suları kalbimizi serinletmeye devam ediyordu.