KENDİME YABANCI GÜNLER

Beni bende demen, ben de değilim
Bir ben vardır bende, benden içeru

Yunus Emre

Sular sararmaya başladı. Birazdan her akşamüstü yeryüzüne inen renk ziyafetini, renklerin sudaki izdüşümlerini, dalgalarla kısa bir süreliğine de olsa kucak kucağa raks edişlerini izleyeceğim. Şehrin gözlerimizi boyayan kirli ışıklarından, gerilmiş bir yay gibi sürekli gergin durmamızı gerektiren gürültüsünden, aydınlık ama içleri binlerce vahşi hayvan korkusu salan karanlık sokaklarından uzakta, kilometrelerce uzaktayım artık. Yaşadığım kentten, oturduğum evden, kullandığım arabadan, caddelerden, alışveriş merkezlerinden, büyük apartmanlardan uzakta... Bir toprak evin damına atılan tahtadan küçük bir masa ve çömelerek oturulabilecek tahta taburenin başında, gittikçe sararan suları gözlüyorum. Denizin maviliğinden soyunup, koyu lacivert renge bürünmesini sonra sararıp kızarmasını ve en son kararmasını dakika dakika izliyorum. Gözüm ufuk çizgisinde, bir altıntop gibi gökten inen ve sonra suların karanlığına gömülüp giden güneşi takip ediyor; gönlüm ise ne geçmişte ne de gelecekte, yalnızca anı yaşamanın tadına varmaya çalışıyor. 

Hava kararıp siyahın en derin rengine boyandığında çok uzaklardaki kıyılarda yanan sarı kırmızı ışıklar; gönlümün de güneş gibi karanlık sulara dalıp boğulmasına mani oluyor ve işte o zaman başlıyorum kendi kendime söylenmeye, hayata seslenmeye:”Ey Hayat! Sen ne sürprizlerle dolusun böyle! Sağın solun belli değil. Sana güvenip de sırtımı dönmek ne mümkün! Anında çehreni değiştiriyorsun. Zehirle balı bir tabakta sunuyorsun. Zehrine bakıp da kızacak mıyım yoksa balına banıp da kanacak mıyım şaşırıyorum. Sen beni çok şaşırtıyorsun çünkü bazen kendimi dahi tanıyamıyorum. Senin çok yüzlü çehren beni böyle yaptı. Ben bu ben değilim daha doğrusu ben o eski ben değilim. Senin yüzünden benliğim yitti, sebebim sensin!”

Elbette böyle serzenişimin bir sebebi var. Bu, hayatla aramızdaki küskünlük ya da dargınlıktan değil, dostluktan ve muhabbetten. Onun beni ve benim O’nu yani birbirimizi çok iyi tanımamızdan. Ancak son birkaç yılda bizim birbirimizi tanıdığımız kadar ben kendimi tanımadığımı fark ettim. Hane sayısı onlarla ifade edilen bu şirin köydeki toprak damdan seslenişimin bir arka planı var. Burada bulunuşumun, bu mavi, sarı, kırmızı ve siyah renk denizine gönlümü kaptırışımın bir sebebi var. 

Aslında ne mi yapıyorum? Ben aslında kendimi arıyorum. O eski “ben”i. Kahkahalarla geçen çocukluğumu, hep iyilerin kazandığı bir dünya kurmayı hayal etmekle geçen ergenliğimi, kaç metre öteden geçen bir kız gördüğümde nar gibi kızaran yanaklarımın olduğu utangaç delikanlılığımı, gündüzleri akşama kadar bir sarhoş gibi sokaklarını dolaştığım, gecelerini sabahlara kadar ders çalışarak geçirdiğim masal kent İstanbul’daki üniversite yıllarımı ve sonrasını arıyorum. Arıyorum çünkü ben yitirdim bunları. Benim olduğunu sandığım tüm anılar, bütün hafızam ve benliğim yerle bir, derbederim vesselam.

Beni önceden tanıyan okul arkadaşlarım, birkaç yıldan beri birlikte çalıştığım iş arkadaşlarım, akrabalarım, annem, babam, ağabeyim, teyzem kısaca etrafımda tanıdığım ve ruhuma dokunan ne kadar insan varsa hepsinin ortak kanaati de böyle aslında. “Bu çocuk o çocuk değil”. Herkesin yorumu farklı ama teşhisini ilk olarak annemin koyduğu ve sonra herkesin üzerinde hemfikir olduğu tek bir kanaat ile içinde bulunduğum durumun adı konuldu:”Kara sevda tutulması”. Ne demekse, ne anlıyorlarsa bu üç kelimeden? Benim için ne dediklerinin ya da ne anladıklarının bir kıymeti zaten yok. İçimden akan o kadar büyük ve gürültülü bir çağlayan var ki en yakınımdakilerin bile söylediklerini duymuyorum. Konuşulanların hepsini dinliyorum, işitiyorum ama duymuyorum. Hafızamın bir köşesine kaydedip de “bu bana sevdiklerimden bir öğüttür” demiyorum. Hafızam yok; var aslında ama o da tek bir şeyle dolu, başka nasihatleri alacak kadar geniş değil.

Daha birkaç gün önce, uzun zamandan beri görüşmediğim üniversiteden bir arkadaşımla karşılaştığımızda ilk cümlesi aynen şu oldu:”Murtaza! Sana ne olmuş böyle!”. Ah güzel dostum dedim içimden. Keşke bir bilsem, keşke bir bilsem bana ne olmuş böyle. Ben neden böyleyim, şu anki halimde ne var onu da bilmiyorum, eskiden ben nasıldım ki beni her gören böyle söylüyor, bilmiyorum. Sonra yüzüne aptal aptal bakıp “ yıllar be dostum, yıllar eskitti beni” dedim de gülüp geçtik. Sonrasında ayrılıncaya kadar O, eski okul yıllarından, üniversitede iken çıktığı kızla evliliğinden, evliliğinin ardından çok kısa bir zaman sonra boşanmasından, iş hayatından, para kazanma konusunda gösterdiği hırstan, bindiği spor arabalardan vs. gibi benim için tamamen lüzumsuz, gereksiz, anlamsız bir sürü laf edip durdu. Dinledim, dinliyor gibi yaptım ama hiç birini duymadım, anlamadım. Zihnimde soluk bir fotoğrafın arkasında eriyip kaybolan bir adam silueti kaldı. O ise ayrılırken bana sarıldığında kulağıma; “Dostum, sende bir haller var, daha sık görüşmeliyiz” diye fısıldadı. O görüşmenin arkasından ayrılıp eve vardığımda ilk işim aynanın karşısına geçip kendime bakmak oldu. Bana ne oldu, bende ne var ki her göreni bu kadar şaşırtıyorum? Saatlerce bir cevap aramak için yüzümün bütün kıvrımlarını dolaştım, gözlerimin en dibine baktım, şakaklarıma, yanaklarıma, dudaklarıma baktım. Yanıtsızdım. 

Aslında bu serzeniş ilk değildi. O görüşmeden birkaç gün önce çalışma ofisimde iki bayan arkadaşın; “Nerede o eski Murtaza Bey! O kızıp kükreyen adam! Yaklaştığı zaman altında çalışan herkesin kaçacak delik aradığı adam. Şimdi süt dökmüş kedi gibi. Ne söylesen aylak aylak yüzüne bakıyor sonra sahte bir tebessüm suratına kondurup söylenilen her şeyi kabul ediyor. Bu ne böyle? Adam bir değişti, pir değişti. Kaç kızla evlenmek için oturduysa kimseyi beğenmedi. Her birine bir kulp taktı ve söylemese bile anlardın ki onu da aşağıladı. Ama Allah var şimdi, fena bir kayaya çarptı. Kesin reddedip aşağıladığı kızlardan birinin “Ah”ı tutmuştur, kesin!” diyerek beni çekiştirdiklerini duydum. 

Söyledikleri son cümlesi hariç hepsi doğruydu aslında. Titiz bir adamdım, yaptığım işin, çalıştığım ofisin en küçük noktasına kadar karışıyor ve her şeyin dört dörtlük olmasını istiyordum. Aksayan bir şey olduğunda ya da küçük de olsa bir hata gözüme çarptığında hiç tereddütsüz karşımdakini haşlıyordum. Hataya yer yoktu hayatımda çünkü bütün işlerimi planlar çerçevesinde görüyordum. Saat kaçta uyanacağım, kaçta evden çıkacağım, hangi gün hangi işleri yapacağım, hafta sonu nerede olacağım, şirketin bu ay, bu yıl gelir düzeyini hangi seviyeye çıkaracağım, bu yaz tatilinde gideceğim yerdeki otelin o dönemdeki kalacak müşterilerine kadar her şeyi ama her şeyi bir plan ve program içerisinde yürütüyordum. Bana gelen iş ile ilgili taleplerin neredeyse hemen hepsini reddediyor, hatalı bile olsam kabul etmeyi kendime yediremiyor ve hazırda tuttuğum alternatif çözüm planını devreye sokuyordum. 

Evlenmek için birçok insanla oturup konuştuğum da doğru. Boyuna, posuna, saçına, kaşına, eteğine, bluzuna, konuşmasına ya da karakterine vs. gibi pek çok özellikten herhangi birine sırf reddetmek için takıyordum. Karşımdaki insanın beğenmediğim bir yönünü daha ilk görüşmede yüzüne direk söylüyor ve bir daha görüşmenin en azından benim için bir zaman kaybı olacağını ifade ederek derhal masayı terk ediyordum. İçlerinden biri “Ah” etmiş midir bilemem ama tıpkı dedikodumu yapan bayanların söyledikleri gibiydim işte: “O eski benden eser yok şimdi”.

Tekeri patlamış bir arabanın yokuş aşağı uçuruma doğru hızla ilerlediğini gören bir sürücünün, yüreğinde yaşadığı korku ve çaresizliğin bir benzerini kendi içimde yaşıyorum. Her şeyin ama her şeyin zamanla farkına vardım fakat değiştirmek için ne kolumu kanadımı kaldıracak gücüm ve takatim var, ne de beni tetikleyecek kadar güçlü bir isteğim. Bazen tüm bu yaşadıklarımı kadere bağlıyor, çaresizce sonumu bekliyorum çünkü herkesten çok kendi sonumu ben merak ediyorum. Herkesin bana sorduğu soruyu ben kendime binlerce defa soruyorum;”Ne olacak bu benim halim?”. Yine yanıtsızım ve bu yüzden buradayım.

Zihnimi toparlayıp geriye baktığımda bir milat olarak o tanışma anımızı hatırlıyorum. Üniversiteden yıllardan beri tanıdığım, çalışkanlığına, dürüstlüğüne, samimiyetine çok kez şahit olduğum, şimdilerde evlenip iki çocuğu ile mutlu bir yuva kurmayı başaran kız arkadaşım Neşe, beni Onunla tanıştırmıştı. Çalışmak, büyümek, ilerlemek, hırs ve titizlik felsefesi üzerine kurulu bu hayatıma renk katacak bir kadınla tanışmam için gayret sarf ediyordu Neşe. Daha önce de birkaç kişi ile beni tanıştırmış ancak huysuzluğum ve reddedişim karşısında o da sessiz kalmıştı. Bıkmadan usanmadan bir diğer insanla beni tanıştırmaya gayret ediyordu. 

Neşe’nin referansı ile bir randevu saati ayarlamış ve lüks bir pastanenin giriş katında tanışmıştık. “Merhaba, ben Beyza” demişti. Yüzüne bile dikkatli bakmadan sıradan bir ses tonuyla “Ben de Murtaza” demiştim. Sonrasında yarım saat kadar havadan sudan konuşmuştuk. Şimdi hatırlıyorum da aslında çok az şey konuşmuştuk hatta hiç denebilecek kadar az. Ayrılırken Ona bundan sonraki hayatında mutluluklar dilemiş ve yine bir defteri kapatarak her ikimizi kendi yoluna yönlendirmiştim. Neşe’yi arayıp sonucun diğerlerinden farklı olmadığını söyledikten sonra teşekkür etmeyi ihmal etmemiştim.

O görüşmenin üzerinden on gün kadar geçmişti ki müşterilerimizden “Beyza” adında bir bayan, iş ile ilgili görüşmek üzere odama girdiğinde asıl görüştüğüm Beyza’yı hatırlamıştım. Birkaç saniyeliğine aklımın ucuna dokunmuş sonrasında kaybolmuştu. Müşterimiz olan Beyza başka bir kadındı ve aralarında isim benzerliği dışında hiçbir özellik yoktu. Ertesi gün, sonra diğer ertesi gün, sonra bir sonraki gün derken müşterimiz Beyza Hanım’ın işleri bir haftadan fazla uzadı. O kadın her gelişinde Neşe’nin tanıştırdığı Beyza ismi adeta zihnime kazındı. Sonra Neşe ile bir sohbet sırasında bahsi geçince yeniden görüşmek için ikinci bir randevu hazırladığını söyledi. Kızcağız o kadar samimi ve içten bana yardım etmek istiyordu ki “hayır” deyip reddetmeye dilim varmadı.

Takip eden günler, haftalar, aylar ve yıllar içerisinde zihnimde her geçen gün bir çığ gibi büyüyen Beyza imajı oluştu. O görüntü o kadar büyüdü, o kadar büyüdü ki gün geldi beynimin bütün kıvrımları da dâhil olmak üzere benliğim, hafızam ve kişiliğim Onunla doldu. Artık ne yana dönsem ondan bir ses, bir nefes, bir fısıltı duyuyor, ya da ona benzeyen bir nesne görüyordum. Bu hale gelmeden önce defalarca yüz yüze görüştük, telefonla konuştuk ya da mesajlaştık. İlk defa ama ilk defa biri beni hayatında reddetti. Reddetmenin getirdiği onur kırıklığını, iç burukluğunu, gönül küskünlüğünü yaşadım ama öte yandan kısa bir süre sonra ben farkına varmadan kazanmanın vahşi dürtüsü beni uyardı. Belki de bu yüzden kopup ayrılamadım bilemiyorum. Bildiğim bir şey var ki o da; her reddedilişimde büyük bir zafer kazanmış gibi haz duyuyorum, kısa bir süre görüşmeye ara veriyorum ve sonra yeniden farklı bir sunu ile evlenmek istediğimi ilan ediyordum.

Bu ısrarlarımdan az da olsa sonuç almadım değil. Mesela bir seferinde kabul ettiğini söylemiş ve beni mutluluktan göklere uçurmuştu. Bir akşam annem, ağabeyim, teyzem, eniştem ve dayımla birlikte ailesinden istemeye gitmiştik. Oldukça güzel geçen bir rutin seremoniyi takiben ertesi gün yüzük alıp söz kesmek üzere anlaşmıştık. Oysa görüştüğümüz gecenin sabahında, erken bir saatte cep telefonumdan aramış ve vazgeçtiğini söyleyerek beni “kör kuyularda merdivensiz” bırakmıştı. Başka bir ilden çağırdığım aile bireylerimin karşısında küçük düşmüş aşağılanmıştım. Herkes bana onu terk etmemi, unutmamı ve bu işin burada bittiğini söyleyerek gitmişti. Benliğim büyük yara almasına rağmen kısa bir süre sonra acıdan sonra geriye kalan hazzın tadına varmış ve sanki hiç bir şey olmamış gibi yeniden görüşmek için can atmıştım.

Ailemi de artık karşıma almıştım. Onlar bırak deseler de duymuyordum. Bunda Beyza’nın da rolü vardı bana göre çünkü her görüştüğümüzde bir daha görüşmemek üzere sözleşiyor olmamıza rağmen kısa süre geçmeden bir vesile bularak yeniden görüşüyorduk.  Aslında onun hayır demesi bile bana evet gibi geliyordu. Çünkü sonrasında bir dönem yeniden konuşmaya başlıyorduk. Net bir “hayır”ı yoktu ve beni evetle hayır arası bir aralıkta tutarak ruhumla bilerek ya da bilmeden oynuyordu. Bense ruhumu ona teslim etmiş, benliğinden vazgeçmiş bir aciz olarak onun bu oynamalarının ruhumdaki acı tatlı bıraktığı izlerle mutlu oluyordum. Bu arada Mona Rosa’yı, Jurnal 2’yi Güvercin Gerdanlığı’nı ezberlemedim de adeta yalayıp yuttum. Defalarca ama defalarca okuyor, her okuduğumda ilk defa okumuş gibi haz duyuyordum.

Beyza arada bir nispeten daha güçlü bir hayır dediğinde kendime gelir gibi oluyor, durumumun farkına varıyor ve kurtulmak için çıkış yolları arıyordum. Annem başta olmak üzere ailem ve arkadaşlarım da çareler arıyordu. Tatile çıkmalar, başka kızlarla tanışmalar, güçlü aile toplantıları, uzayıp giden akşam dost muhabbetleri vs. Hiç biri ama hiç biri beni ondan bir milim dahi uzaklaştıramadı. Hatta bir seferinde medyum olduğunu söyleyen bir hoca ile bile görüştüm. Adam bir hafta gibi kısa bir süre içerisinde istersem evlenebileceğimi ya da istersem tümden onu unutabileceğimi, bunun kendisi için çok kolay olduğunu söyledi. Hatta unutturmanın çok daha basit olduğunu anlattı. Görüştüğüm herkes bu saatten sonra o kızla bir araya gelmenin her iki aile açısından imkânsız olduğunu dile getirerek unutmayı tercih etmem konusunda üzerimde adeta baskı yaptılar. İnancı bütün bir adam olarak sonra tövbe ettim ve kendimi kaderin kollarına bıraktım.

Ve bu durum yıllarımı aldı. Ne unutuyor ne terk ediyordum. Bir araya gelme şansımın tükendiğini bildiğim halde ruhuma katılan acıyla karışık o umutla yaşıyordum, ta ki bugüne kadar. Her şeyden kaçıp uzaklaşarak sığındığım bu şirin köydeki toprak damın tepesinde benliğimi ve gerçek beni sorguluyorum. Bir yandan yeni demlenmiş çay eşliğinde denize yansıyan ışıkların güzelliğini seyre dalarken öte yandan bu hazin hikâyemin nasıl biteceğine bir karar vereceğim.