İÇİMİZDEN BİRİ AMA ŞİMDİ BİZDEN UZAK

                                             

Cennet de cehennem de senin içinde

Ömer Hayyam

İlhan Şeşen “Ankara’dan abim gelmiş/ Evde bir bayram havası” şarkısını söylemeden çok önceleri idi. Eski bir zamandı. Değil aynı sokağı, aynı mahalleyi paylaşanların bile birbirlerini tanıdıkları, selamlaştıkları ve gönül bağı kurdukları bir zamandı. Kadınların öğleden sonra gezmelere gidip çay pasta ikram ettikleri, babaların akşamları sohbet etmek, hal hatır sormak, hasta ziyaret etmek, hacca ya da askere gidenleri uğurlamak veya karşılamak için komşularının kapısını çaldıkları bir zamandı. İnsanların muhabbet etmek için bahane aradıkları işte öyle bir vakitte omuz omuza, yan yana gelme sebeplerinden bir yenisi daha ortaya çıkmıştı. 

Yeni diyorum ben ama hem yeni hem eski bir sebep. Eskiliği şu; uzak bir yere kim uğurlanacak olsa başta akrabalar ve kapı komşuları olmak üzere yakın çevredekiler, samimi dostlar ve işiten mahalle halkından bir çoğu akşamdan yolcu uğurlanacak evde toplanır, gelmiş geçmiş yolculuk hikâyelerinden söz edilir, yolcu gönderecek olan aileye de teselli de bulunulurdu. Yolcusu olanlar, bir yandan dostlarını izzet ve ikramlar ile ağırlar öte yandan kalplerinde açılacak boşluğu doldurmak için sıraya giren dostlarını gördükçe Yaratan’a ayrı bir şükürde bulunur, içlerini ferahlatırlardı. Bu oldukça eski bir gelenekti. Mahalleli olmanın, insan olmanın, bir arada yaşamanın en doğal neticesiydi. Yeniliği ise; bu güne kadar hacca gitmek, hastayı büyük şehre götürmek, kız verip evlendirmek, tayinle memleketten uzaklaşmak ve akrabaları ziyarete gitmenin dışında evden ayrılmak için bir başka sebebin olması idi: üniversite imtihanını kazanmak ve okumak için büyük şehrin yolunu tutmak… 

Yeni idi çünkü yaşadığım bu topraklarda, yakın çevremizde okumak için gurbete gitmiş ve üniversite mezunu olmuş hatırladığım tek kişi babamdı. O’nun okuma hevesi, okul maceraları ve gurbette yaşadığı hatıralar tıpkı askerlik anısı gibi her oturulan aile meclislerinde konuşulur, lise talebelerine ibret olsun diye anlatılır ve cümlenin sonu babama övgü, yeni yetmelere de tembihlerle bitirilirdi. Üniversite tahsil etmek dünyanın en zor ve en erdemli işi idi. Okul bitiren insan bir meclise vardığında ayakta karşılanır, yaşına bakılmaksızın ilmine ve mesleğine hürmet edilirdi. Babamın yaşadığı onca zorlu okuma macerasından sonra uzunca bir zaman kimse üniversitede okumak için mahallemizden ayrılmamıştı.

Babamdan sonra ilk, benden ise yaklaşık üç yıl kadar önce Düdükçü Ahmet’in oğlu Adem üniversite imtihanını kazandığında mahallemizde tam bir olay olmuştu. Çocukluğunda koyunları ve keçileri otlatırken güzel kaval çaldığı için “Düdükçü” lakabı takılan Ahmet Amca, gençlik yıllarında çalışmak üzere gurbetin yolunu tutmuş, yıllarca Almanya’larda kalmış, memlekete geri döndüğünde ise her gün sakal ve bıyık traşı, parfüm kokulu beyaz suratı, ütülü pantolonu, beyaz kolalı gömleği, ara sıra yakasına iliştirdiği ince kravatı ve fötr şapkası ile içimizdeki yabancıyı temsil eder olmuştu. Tüm mahalleli başlangıçta O’nun bu giyim tarzını yadırgamış ve “Gâvurun içinde kala kala onlar gibi giyinir olmuş Düdükçü” diye yadsımışlar ancak güler yüzü, nükteleri, şaka ve kahkahaları ile kısa zamanda bizim Düdükçü eski dostlarının gönlüne çabucak girmeyi başarmıştı. Bir zaman sonra tarzının farklılığı ile mahallemizin değişik bir rengi ve içimizden ve bizden biri olarak kabul edilmişti. 

Almanya dönüşünde bütün enerjisini tek oğlu olan Adem’in okumasına vermiş, saatlerce çocukla birlikte O da uykusuz olarak sabahlamıştı. Kimi söylentilere göre “Hafta sonları gezmeye çıkıyoruz” diyerek o zamanlar hiç kimsede bulunmayan Almanya’dan getirdiği Audi marka arabası ile cumartesi oğlu Adem’i yanına alarak ortalardan kaybolur, pazar akşamı dönerlerdi. Bu kısa ayrılış bile mahallelinin dikkatinden kaçmaz ancak nereye gittiklerini sormaktan da hicap duyarlardı. İşte bu kısa ayrılışlarda şehre gittikleri ve oğluna özel hoca tutarak ders aldırdığı dedikodusu ortalıkta dolaşırdı. Oğlunun imtihanı kazanması ile herkes onu takdirle anmıştı. İmtihanın belli olduğu gün mahalleli bir araya gelmiş, bir tepsi börek, kavun, karpuz, bir kilo süt ya da yoğurt gibi gönülden kopanlarla Düdükçü’lerin evinin yolunu tutmuş, bu güzel dostun sevincini paylaşmış ve tebrik etmişlerdi. O akşam evleri bir bayram yerine dönmüş, insanların inşaat mühendislik mektebini okuyacak olan bu genç delikanlıya gösterdiği ilgiyi gördükçe için için imrenmiş ve içimden kendi kendime “ben de kazanacağım” demiştim. Herkes hep bir ağızdan okul bitirdiğinde mahallemize ne gibi fayda sağlayacağını, neler yapacağını ballandırarak anlatmıştı. Onlardan ayrıldığımızda ise babam saçlarımı okşayarak gözlerimin içine bakmış; “Benim oğlum da kazanacak inşallah, hem de Mektebi Tıbbiyeyi” demişti. 

Adem üniversiteye başladıktan 2 yıl sonra bir yaz tatiline geldiğinde, bütün mahalleli, hoş geldin demek için yine toplanmıştık. Uzun saçları, sağ elinin baş ve işaret parmaklarındaki uzun tırnakları, sol kulağındaki gümüş küpesi, boynundaki kolye ve sol koluna deri bilekliğin altına taktığı altın bilekliği ile hepimizi hayrete düşürmüştü. O da babası gibi değişik giyinmeyi seviyor diyerek durumu normal karşılamaya çalışsak da Adem konuştukça, eski Adem’in gidip yerine bambaşka yepyeni bir Adem geldiğini anlamıştık. Seneye üniversite imtihanına girecek olan ben, ağzındaki sözleri kelimesi kelimesine heyecanla dinlemiş, şaşkın bir halde söylediklerini kafamda toparlamaya çalışmıştım ama O konuştukça mahallelinin suratı asılmış, neşesi kaçmış, başlangıçta şaka zannettikleri bu sohbetin gerçeğin ta kendisi olduğunu gördüklerinde yüzlerden acı dolu ifadeler akmıştı.

Düdükçü Ahmet’in oğlu, iki lafın arasında “devrim, halkların mücadelesi, halkların kurtuluşu, komün sistem, direniş” vs. laflar ediyor; hepimizin uyuduğunu, uyutulduğumuzu söylüyordu. Bizleri din, gelenek ve göreneklerin afyonuyla uyutup kendisini uyandıran şeyin ise özgürlük ve devrim aşkı olduğunu heyecanla anlatıyordu. O bizleri uyandırmak için gelmişti. Kendi gördüğü gün ışığını biz körlerin artık fark etmesi gerektiğini söylediğinde içimizdeki tek tahsil görmüş olan babam dehşetle gözlerini açmış; “Yavrum; senin görüp de bizim göremediğimiz nedir? Biz ve sen hangi dünyalarda yaşıyoruz?” demişti. “Bak İbrahim Hocam, siz eğitim görmüş tek insansınız” diyerek Adem söze başlamış, bizim için kutsal ve değerli olan her ne var ise -ki buna inancımız, örflerimiz, geleneklerimiz ve göreneklerimiz dahil- her şeyin bir yalan olduğunu ve artık uyanmamız gerektiğini söylemişti. Bu soğuk sohbetin ardından “Hani derler ya; her şey sana ters ise belki sen ters yoldasındır ha? Bir düşünsen yeniden…” diyerek yanından ayrılmıştık. O gün babamın yüzü yatsı namazına kadar hiç gülmemiş, derin bir keder denizinde çılgın dalgalarla boğuşur gibi acıyla kasılmış ve namaz sonrasındaki dua kısmını bir saate yakın uzattığı biz ev ahalisinin dikkatinden kaçmamıştı. 

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra o kederli yüz ifadesi ile beni karşısına almış, bir yandan birlikte kahve yudumlarken bana nasihatte bulunma gereği duymuştu. “Sezai Amcanızın  Masal isimli şiirini sana okumak istiyorum” diyerek söze başlamıştı. Sezai Bey’den ne zaman söz açılsa “Sezai Amcanız” diyerek cümlesine başlardı. Gerçekte amcam değildi ama babamla üniversite yıllarından tanışıp iki samimi dost oldukları için O’nu ailemizden biri gibi görür ve “amcanız” diye bize anlatırdı. Şiiri tane tane yumuşak sesi ile vurguları üstüne basarak okudu. 

Şiirdeki masala göre Doğu’da yedi evladı olan bir baba varmış. Oğullardan ilki Batı’nın kapılarına varmış. Batılılar babasının onuruna ilk çocuğu büyük törenlerle karşılamış, izzet ve ikramlarda bulunmuşlar sonra ansızın bir Batılı çocuğun odasına dalmış, onu öldürmüş ve kimsenin bilmediği bir yere gömmüşler. Şaire göre baba bunu “havanın ansızın kabaran gözyaşlarından” anlamış ve “öcünü alsın diye” ikinci oğlunu yollamış.

İkinci oğul öç almak yerine Batı’da bir genç kızın bahar gözlerine takılmış. Güzelliği karşısında büyülenmiş, niçin geldiğini unutarak kendini aşkın rüzgarına bırakmış ve sonunda; “soğuk bir rüzgar alıp götürmüş, sivri uçurumların ucunda ve onulmaz çılgınlıkların avucunda bulmuşlar onu”. Baba bu durumu “yağmurlardan anlamış. yağmur suları acı ve buruk akmış o gün. işin künhüne varması için üçüncü oğlunu Batıya göndermiş”. Üçüncü oğul Batı’da çok aç kalmış ezilmiş, yıkılmış, bir mağazada iş bulup çalışmaya başlamış, açlığı gidince kardeşlerini arayacakmış. Fakat işler o kadar çokmuş ki kardeşlerini aramaya vakit bulamamış, sonra mağaza sahibi olmuş, patron olmuş, “patron olmuş ama hala uşakmış çünkü uşaklık onun ruhunda varmış”. Sonra bir gün hemşerisi onu gazinoda tanıyıp hesap sormuş. O da sırf utancından babasına bir çek göndermiş. Baba bu kağıdın ne işe yaradığını anlamamış ve ona verdiği kıymeti gösterir gibi adeta elindeki kağıdı buruşturmuş, “yırtmış ve oynasınlar diye köpek yavrularının önüne atmış”. 

Sezai Bey şiirindeki masalına babanın dördüncü evladını da göndermesi ile devam etmiş. Bu çocuk okumuş, bilgin olmuş Batı’da. “Kendi oymak ve ülkesini, kendi görenek ve ülküsünü, günü geçmiş bir uygarlıktan ibaret” görmüş. Batılılar çok sevmiş ve tebrik etmişler bu çocuğu. O da silinip gitmiş diğer kardeşleri gibi. Baba bu acılı haberi “sihirli tabiat dili” ile öğrenmiş. “Evin kutlu koyunundan o gün kara bir süt akmış…” 

Beşinci oğul babası daha git demeden gitmesi gerektiğini bilmiş, şair olmuş Batı’da. “Şiirlerini tekrar ede ede çöllerde, kum gibi eriyip gitmiş O da yollarda…” 

Altıncı çocuk kardeşlerini aramak üzere düşmüş Batı yollarına. Batı’lılar onu “zehirli sulara” alıştırmışlar, sarhoş ayyaş etmişler, gece ile gündüzü karıştıracak hale getirmişler ve sonunda bir gün “ kendisi de karışmış karanlıklara”. Ve baba acısından ölmüş yedinci evladını gönderemeden…

Yedinci oğul tüm bu acılarla büyüyerek o da talihini denemek istemiş Batı kapılarında. Batı’nın en büyük kentinin en büyük meydanında durmuş, “önce el açıp Tanrı’ya kendisini değiştiremesinler diye yalvarmış”. Sonra olduğu yeri kazmış, kazmış, kazmış… Etrafında yığınla insan kalabalıkları toplanıp onu izlemeye koyulmuşlar. Kazdığı çukurun içine girerek şöyle seslenmiş: “batılılar!/ bilmeden/ altı oğlunu yuttuğunuz bir babanın yedinci oğluyum ben/ babam öldü acılarından kardeşlerimin/ ruhunu üzmek istemem babamın/ gömün beni değiştirmeden/ doğulu olarak ölmek istiyorum ben/ sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:/ karşınızdakini değiştirmek/ beni öldürseniz de çıkmam buradan”. Batılılar çocuğu kazdığı çukurdan çıkması için çok dil dökmüşler ama yedinci çocuk inat etmiş çıkmamış sonra “nurdan bir sütun olup göğe uzanmış” ve Batılıların bu sütunu yerinden kaldırmaya güçleri yetmemiş. O gün bugündür bütün dermansız hastası olanlar, “kalplerinden vurulmuş olanlar” ve “yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar” bu sütunun etrafında dolanır olmuş. 

Babam şiirin sonlarına doğru titreyen sesine gözyaşlarını da eklemişti. Onun bu kederli hali karşısında ben de gözyaşlarımı tutamamış, kalkıp elini öpmüş ve hiçbir şey söylemeden derin derin gözlerinin içine bakmıştım. Ertesi yıl Mektebi Tıbbiyeyi kazandığımda bir bayram sevinci de bizim evde yaşanmıştı. Bütün mahalleli evimizde toplanmış, benden önce anne ve babamı tebrik etmişler, onlara iltifatlarda bulunmuşlardı. Benimle konuştuklarında ise dudaklarında hayır ve dua sözcükleri sıralanırken “içimizden birini yine kaybedeceğiz” korkusunu hepsinin gözlerinden okumuştum. 

Okula başlamak için içlerinden ayrılacağım gün akrabalarımın tamamı, komşularımız, mahalleden dostlar, arkadaşlar ve bütün tanıdıklarımız evimizin önünde toplanmışlar, otobüs saatinden önce bir araç konvoyu eşliğinde beni otogara getirmişlerdi. Eski bir zamandı işte. Aylardan eylüldü. Yağmur vardı. Arabaların sileceklerini çalıştırmaktan aciz kalacakları kadar bir yağmur. Sicim gibi. Gözyaşları da öyle. Acıyla kalkan otobüsün klakson sesinin ardından sallanan eller biliyordu ki gönderdikleri bu genç çocuk Batının olmasa bile büyük şehrin kucağına oturacak, onun karanlık sularında yıkanacak ve artık içimizden biri ama “bizden biri” asla olmayacaktı…