ZÜHRE  YILDIZI

   hiçbir anlamı olmayacak 

                                    sözlerimin biliyorum

                                                boşlukta yürüyecek kelimeler

                      susacağım

                                         böyle başlasın istiyorum

                                       bu kalp masalı             

                             

                             Kemal Karabulut


Bir yanı sessiz ve cılız akan bir çay öte yanı çıplak dağların arasındaki ana yolda, yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından sağa saparak köy yoluna girdik. Yarım otobüsle yaptığımız bu yolculuk boyunca ön koltuklarda köylüler ve ben, arkalarda ise tavuk, horoz, koyun, bidon, hortum, fırça, süpürge, kova, makarna ve bisküvi paketleri,  un ve gübre çuvalları ve daha istif edilmiş onlarca eşya yer alıyordu. Arabanın içinde köylülerin yüksek sesle konuşmalarını koyun ve horoz sesleri kesiyor, bir ses bitmeden öteki başlıyor ve sesler adeta birbiriyle yarışıyordu. Avrupa seyahatlarımdaki o sessiz, çıt çıkmayan yolculukları hatırladığımda “kültür bu olsa gerek” diye içimden geçirdim. Oradaki yolculukların sessizliği ne kadar rahatsız edici ise buradaki gürültü de en az o kadar rahatsız edici.

Ana yoldan saptıktan sonra iki arabanın zor geçebileceği kadar dar, çukurlarla dolu ama iki yanı ağaçlı olan bir yoldan ilerledik. Yolculuğun en zevkli anı burası idi. Sarsıntılar olsa bile manzara Beykoz’un dar caddelerinden birini anımsattığı için hoşuma gitti ve bana şimdiden “İstanbul özlemi”ni hatırlattı. Kim olduğumu, niçin geldiğimi, nereye gideceğimi kimse sormadı. Bir yabancı olduğum her halimden belli olmasına rağmen kimse benimle ilgilenmedi ve hiç susmaksızın, varlığıma aldırmaksızın bitmek bilmeyen yüksek sesli, ara ara küfürlerle süslü konuşmalarını sürdürdüler. Kasette Müslüm Baba şarkıları dönüp durdu. Kimsenin dinlediği yoktu ama bu gürültülü senfoninin bir parçası diye düşündüklerinden olsa gerek kapatmak hiçbirinin aklına gelmedi. 

Köy meydanı olduğu anlaşılan yerde, otobüs nazlı nazlı, o da gürültü çıkararak durdu. Nefes almak için dahi olsa kendimi güçlükle dışarı attım. Kasap, manav, bakkal ve fırının aralarına yerleşmiş dört tane kahvehanenin çevrelediği küçük bir meydandı burası. Dükkanlarda bir iki insan olmasına rağmen kahvehanelerin içi ve önlerine attıkları masalar hınca hınç doluydu. Meydana toprak yolla bağlanan dört yol bulunuyordu. Kendimi bir an önce dışarı attığım için nereye gideceğimi kimseye soramadım. Yürümek ve rast gele karşılaşıp gözüme kestirdiğim birileriyle konuşmak istedim. Toprak yollardan birine saptım. Uzun yıllardan beri dinlemediğim kuş seslerini ve sessizliği fark ettim. Zaten bunun için buradaydım. Akıp giden ömrümüzde, su gibi bizden uzaklaşan, günlük zamanın içinde eriyip kaybolan güzellikleri keşfetmek için. Yaşamda, yaşamadan kaçırdığımız her ne varsa asıl kaybımız da o değil mi zaten? 

Bu yüzden İstanbul’un gürültüsüne ve baş döndüren güzelliğine kısa bir mola verip hayatı bir başka açıdan yakalamak istiyordum. Toprak damlı evleri, kerpiç duvarlarla kaplı evlerin bahçelerini bir bir geçtiğim bu ıssız yolda, aradığım sessizliğin huzurundan ziyade ürpertisini duydum içimde. İşte o zaman yıllarca yaşadığı kente kendini benzemiş kabul edip bundan sıkılmış olan dostumu hatırladım. Emeklilik zamanlarına yakın, sahil kasabalarından birine tayinini aldırmış ve sessizliğe ihtiyacı olduğunu söylemişti. Taşındıktan sonraki ilk ziyaretimde evini, çalıştığı işyerini ve kasabayı bana dolaştırmış, ağaçların güzelliğinden, denizin kışkırtıcılığından ve balıkçı teknelerinden söz ettikten sonra daha ben “şimdi mutlu musun?” sorusunu sormadan;”Sessizliğin ne büyük gürültüsü varmış. Bunu yeni fark ettim ve huzursuzum” demişti. Şimdi O’na hak veriyordum çünkü daha beş dakika olmamıştı ki o sessizlik gürültüsünü ben de duymuş ve duyar duymaz da O’nu hatırlamıştım. Olsun, bu daha önce hiç yaşamadığım bir duyguydu benim için.

Bu düşüncelerle soru sorabilecek birilerini ararken çok geçmeden yeşile boyalı eski taşlarla döşeli, kare şeklinde, çatısı üçgen biçiminde, kırmızı tuğlalarla kaplı, küçük minaresi yıkıldı yıkılacak halde olan köy camisini gördüm. Güneş yakıcı sıcaklığını esirgemediği için rahmetinden zahmet çekmek istemeyen beş altı yaşlı amca cami duvarının gölgesine sığınmıştı. Toprak zemin üzerinde, ortası kocaman oyularak duvarın iki ucuna konulmuş iki büyük taş vardı. Bu oyuk kısma oturtulmuş uzunca bir ağaç kütüğü üzerine ihtiyarlar sıralanmış, sırtlarını cami duvarına yaslamışlardı. Otobüs ve kahvehanedekilerin aksine aralarından çıt sesi dahi gelmiyordu. Soru soracak birilerini bulmanın yada sessizlik gürültüsünü yenmenin sevinci ile yanlarına vardım. Selamın ardından ağaç kütük üzerinde bana gösterdikleri yere oturdum. 

Mütebessim yüzleri ve dalgın bakışları vardı bu insanların. Yüzüme baktıklarında içimi rahatsız eden bir şey olmadığını ancak içimdeki her şeyi apaçık okuyabilecekleri korkusunu hissettim. Bir süre hiç konuşmadan oturduk. Onlar da beni süzdüler. İçlerinde en genç olanı, başında ters duran kasketini iyice oturttuktan sonra gözlerimin içine bakarak; “Evet, söyle bakalım Albay’ım. Sence bu genç delikanlının yolu neden bizim köye uğradı?” dedi. Bana bakarak konuştuğu için, önce neden bana “Albayım” dediğini anlamaya çalışıyordum ki iki sıra solumdaki bir amca: ”Ben söylerim ama bir şartla! En az biriniz tıpkı benim gibi fikrini söyleyecek! Sonra genç delikanlı ne için geldiğini açıklayacak” dedi. Şaşırmıştım. Ben henüz hiç bir şey sormadan, onlar bana sual yöneltmeden kendi aralarında bir muhabbet başlatmışlardı. Sohbetin dışında kalmamak için hemen söz aldım:”Demek Albayımız da var! Emekli olmalısınız.” Oturduğu kütüğün üzerinden eğilip bana doğru iyice yaklaştı. Geride kalan üç beş telini olabildiğince uzatarak kel başını örtmeye çalışan, göğsü boynuna kadar kılla dolu, kalın ve çatık kaşlı, bir köy kıyafeti için oldukça lüks ve baştan aşağı siyah giyimli, kolunda sarı altın saati parlayan bu adam; yarı alaycı yarı öfkeli bir tebessümle:”Evlat! Ben vukuatlarımdan dolayı askerliği er olarak yirmi yılda zor bitirdim. Bu yüzden dostlarım beni Albay lakabı ile çağırır” dedi. Biraz ürpermiş ve adamın ne gibi vukuatlar işlemiş olabileceğini düşünerek korkmuştum. Belli etmemeye çalışarak yarım ağız ben de tebessüm ettim. 

Gözlerimin içine bakarak konuşmasına devam etti:

”Senin yaşlarında iken ben iki gün aynı mekanda durmadım. Bir rüzgâr vardı arkamda, adını ben bile bilmiyordum. Okyanustaki bir yelkeni düşünebilirsin. Okyanus ve rüzgar arasındaki girift ilişkiye şahit olarak sürüklenen bir yelken. Rüzgâra kapılıp bir kıyıya vurduğumda, durup dinlendiğimde, işte o gün anladım ki yaşlandım ve bu limana sığındım. Dostlarımın kanatları altına girdim. Yaşlandığımı burada zaman içinde daha iyi anladım.

 

Eskiden nefret ettiğin televizyon belgesellerine yeni merak sarıyorsan; 

Oturduğun bir meclisteki gençlerin muhabbet konuları sana çok uzak geliyor ve anlamıyorsan; 

Teknolojideki her gelişmeyi başın dönerek izliyor ve yetişemiyorsan mesela kameralı, mp3’lü, ses kayıtlı, radyolu ve daha bilmem ne’li bir cep telefonun var ve sen onu sadece telefon olarak kullanıyorsan; 

Tatlı bir sohbetin ortasında bir olaydan söz edildiğinde, aklında anlatacak onlarca olay hatırlayabiliyorsan ve okuduklarından değil de yaşadıklarından örnekler zihninde çağrışıyorsa; 

Her öne sürülen yeni fikir için “onu ben denedim ve olmadı” diyebilecek cesareti gösterebiliyorsan; 

Bir at gibi dağdan dağa sıçrarken elini yüzünü yıkamaya dahi üşeniyorsan; 

Göbeğin büyüyor, alnındaki çizgiler ve saçlarındaki aklar artıyor, burnun ve kulaklarındaki kıllar uzuyorsa; 

Daha önce sana haz ve heyecan veren her şeyden soğuyorsan; 

Kendini daha bir dingin, sabırlı, mütedeyyin, fevrilikten uzak, soğukkanlı, serin kanlı hatta bazen buzdolabı gibi hissediyorsan;

Bil ki yaşlanıyorsun ve bir limana sığınma vakti gelmiştir. 

Okyanus yine o azgın okyanus, rüzgar yine o deli rüzgar lakin yelken o eski yelken değil demektir. 

Vakit sığınma vakti! Yoksa ne yelken kalır ne de dümen. 

Kendi kullandığı yelkeninin sığınma vaktini bilmesi insan için bir erdem lakin bu erdeme erme hali de yaşlanmanın bir belirtisi. 

Şimdi sen burada bunun için varsın desem doğru söylemiş olur muyum? 

Yaşın genç ama söylediklerimi hissetmenin yaşla bir ilgisi yok”.

Dondum kaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Görüntü itibarı ile filmlerdeki mafya babalarını anımsatan bu adamdan böyle sözler beklemiyordum. Ne söylemem gerektiğini düşünürken, beni yanına çağırıp oturtan ve sanırım içlerinde en yaşlı olan, bir iki kez yarım öksürerek boğazını temizledikten sonra “Albay haklı olabilir, ancak…” diye söze başladı. Başında, yeşilken güneşte yanarak sararmış takkesi ve bembeyaz sakalı vardı. Ağzındaki dişler takma diş olmalıydı ki onlar da bembeyazdı. İnsana sükunet ve huzur veren bir hali ile daha çok bir ermişi anımsatıyordu. Bastonu ile toprağı bir kez daha eşeleyip düzelttikten sonra devam etti:” Mevlana Hazretleri, Harut ile Marut’un hikayesini nakleder. Bazıları bu iki kişinin Kuran’da zikredilmiş olabileceğini rivayet ederler. Doğrusunu yalnız Yaratan bilir. 

Hikaye ederler ki; bu iki kişi aslında cennette melek imiş. Bir erkeğin bir kadında aradığı her şeyi, şehvet ve aşkı küçümser; sonra da insanoğlunu Cenab-ı Zül-Celal’e şikayet ederlermiş. Her seferinde “Sizi nurdan onları ise topraktan halk ettim. Hepiniz farklı farklısınız” nidasını işitseler bile “insanoğlu nasıl aşk ve şehvet ateşine yanar” diye birbirlerine sorar ve topraktan yaratılan bu aciz kulları hakir görürlermiş. Yüce Yaratan sonunda onlara bu yaptıklarının doğru olmadığını göstermek maksadıyla “Madem bu kadar merak ettiniz şimdi sizler de onlar gibi imtihan olun görelim” demiş ve insan kılığında yeryüzüne bir halkın içine indirmiş. Melekler üstün yetenekleri, dürüstlükleri, yumuşak başlılıkları ile halka önderlik etmişler. Gündüzleri yönetim işlerine bakar, adalet dağıtırlar, akşamları kimselere görünmeden İsm-i Azam’ı okuyarak melekuti aleme yükselirlermiş. 

Epeyce bir zaman sonra kapılarına adalet için gelen bir kadına tıpkı insanlar gibi onlar da meyletmişler. Aşk ateşi her ikisini birden yakıp kavurmuş. Ne yaptıklarını, ne yapacaklarını bilemez hale gelmişler. Başlarına gelenin bir imtihan olduğunu bile düşünemez olmuşlar. İçlerini kavuran bu ateşi sonunda kadına da açmışlar. Kadın önce yasak şaraptan içmeleri karşılığında onlarla birlikte olabileceğini bildirmiş. “Aşk şarabı içen her sudan içer” diyerek tıpkı insanoğlu gibi nefislerine yenik düşmüş ve haram kılınan bardaktaki içecekten tatmışlar. Bir zaman sonra kadına yaklaştıklarında ikinci ve son şartını öne sürmüş kadın:”Her gece okuyup göğe yükseldiğiniz İsm-i Azam’ı bana da öğreteceksiniz” demiş. Melekler sarhoşluk ve vuslat narı ile yanarken kadının bu dediğini de yapmışlar. 

Kadın sonra öğrendiklerini okuyarak asıl vuslatına nail olmuş. En Sevgili’ye varmak için duyduğu istek üzerine göğe yükselince Rahman, onu kıyamete kadar her zaman parlayan bir yıldıza dönüştürmüş. Yine rivayet ederler ki bu yıldız “Zühre Yıldızı” imiş. Melekler sarhoşluk halleri sona erince işin künhüne varmışlar. Halk bu evli kadına ne yaptıklarını sormuş onlara ve sonunda her ikisini ceza olarak en büyük meydanda, herkesin önünde asarak cezalarını vermişler. Aşk insanoğlunun yüreğine indiğinde insan mekân tutamaz olur. Yıldızları sayar, caddeleri gezer, sularla boğuşur. Her kapıdan medet dilenir, her uzanan elden imdat ister. İçini dinlemek, gönlünü avutmak için sükûnet arar. Cenneti dahi terk eder hale gelebilir kaldı ki doğup büyüdüğü memleketten uzaklaşmak istemesi şaşırtıcı olmaz. Böyle bir hal seni sürüklemiş olmasın oğul?”.

Ben dâhil hepimiz bu yorumu mest olarak dinledik. O sözünü bitirdiğinde ben sessizliğin değil içimdeki kendi sesimin gürültüsünü duymaya başladım, ürktüm, korktum. Sıradaki bir üçüncü amca’nın yorumunu dinleyecek mecalim kalmadı. Şimdi ya onlardan biri yeniden konuşacak yada ben onların konuşmalarına bir izah getirecektim. Her ikisi de zordu benim için. Ben dersimi almıştım. Usulca doğruldum ve “Allahaısmarladık” dedim. Geldiğim otobüsle geri dönmeyi beklerken içimdeki gürültü de yerini sükunete terk etmişti.