PİYALESİNİ ARAYAN PİYADE

- Eski zamanların tadına terennüm edilmiş gayr-i kabil gazeller -

 
 
Âteş doludur, tutma yanarsın
Karşında şu gülgûn piyâle!..
 
Ahmet Haşim
 

Şimdi sen kalbimin en tenha köşesine konuksun.

Yüzün, ellerin, parmakların olabildiğince diri 

ve kokunla doluyum.

Adın ne bilmiyorum ama “Varsın”. 

Ve biliyorum “Bu”sun.

Karlı bir ikindi vakti, çıplak dalları ile rüzgara karşı ayakta duran ağaçlarda saklı bir adın var diye duydum. Ne yeryüzünü örten o bembeyaz örtü ne de içimden ötelere savrulan yarı yorgun bir iniltinin sesi adını gizleyebilir artık. 

Adın gün gibi aşikâr ama ben bilmiyorum. 

Soran olunca bilmediğimi söylüyorum. Zoraki söylenen bir yalanın mahcubiyeti var içimde. İçim belki biliyor ama ben inkar ediyorum ve ısrar ediyorum.  

Adını bilmiyorum.

Bin güçlükle yıllar yılı taşıdığım gövdemi, uçsuz bucaksız dağların karına, toprağına teslim etmek üzere buradayım. Niçin geldiğimi, kimden kaçtığımı kimse sormuyor ve sormayacak. Geçmişim, bir film arası verilen mola müddetinden daha kısa sürede anlatılacak kadar yalın. Buzdağının su üstünde kalan kısmını görebilecek etrafımdakiler. Kısa ve net yanıtlar vereceğim kendime dair ve eminim kimse hayatımın detayları ile ilgilenmeyecek. Tüm yaşadıklarım bir anda detay oluverecek. Hepsini sanki ben ne yaşadım ne de gördüm. Bütün olup bitenler ayrıntı olarak yansıyacak başka zihinlere. Oysa onların “ayrıntı” olarak niteledikleri her şeyi unutmak için buradayım, bu yolculuktayım. Kimse bilmeyecek bunu. 

Bir dostum bana; “İnsan gittiği yere kendisini de götürür” sözünü hatırlatmıştı ayrılırken. Bunun Çin atasözü olduğunu ve kendisinin de buna inandığını söylemişti dolu gözlerle. O yağmurlu akşam sırılsıklam olana kadar caddelerde birlikte gezmiş, çamura batıp çıkmış, iç çamaşırlarımıza kadar ıslanıncaya dek yürümüştük. İkimizin de aklından aynı şeyler geçmişti belki ama bunu birbirimize söyleme cesareti gösterememiştik. İnsanlar yağmurdan kaçıştıkça, biz üstüne üstüne yürümüştük ve tek bir kelime dahi konuşmamıştık. Herkesin kaçtığına sarılmak, ona ulaşmak heyecanı ile tutuşmak fikri, ikimizi de öylesine kamçılamıştı ki adımlarımızın daha keskin, kararlı, dinç ve atılgan olduğuna şahit olmamız bize yetmişti. Ayaklarımızdaki bu ahengi kelimelerin bozmasına izin vermemiştik. Bir ara önünden geçtiğimiz iki katlı, eski mimariye sahip evin, ikinci katının penceresinden bize seslenen yaşlı teyzenin sesiyle irkilmiş sonra yine aldırmaksızın yolumuza devam etmiştik. 

Yağmurdaki halimize acımış olacak ki yaşlı kadın; “Yavrum; şu bahçenin taraçasına biraz sığının da yağmur dinsin. Yada isterseniz bana gelin” demişti. Acıma duygusunun büyük şehrin caddelerini terk ettiğine inanan ikimiz için şaşırtıcı gelmişti doğrusu. Niçin bize iyilik yapmak istediğini, neden evine bile çağırdığını anlayamamıştık ama her ikimiz de hiç duymamışçasına davranmış ve adımlarımızı daha da hızlandırmıştık. 

Yol boyu, balkonlarda çamaşır asan ve eşya toplayan kadınları, cadde üzerinde dükkanlarını su basacak korkusu taşıyan esnafları, uzun belediye otobüsü bekleyen kuyrukları, el ele tutuşan ve dünya yansa umurlarına gelmeyecek olan aşıkları, çocukları kucaklarında kaçışan kadınları, köşe başlarını tutan kestanecileri, bin bir ışığı ile göz dolduran ve bir o kadar da itici olan büyük alış veriş mağazalarını, arabaların camları üzerine düşen yağmur tanecikleri içindeki sokak ışıklarının kırılışlarını, aynalardan akan sessiz ve yorgun iç geçirişleri bir bir görmüş ve kendimizi ait sandığımız bu kalabalıklardan ne kadar uzak bir dünyada yaşadığımıza şahit olmuştuk. 

Bir ara şehrin dar ama en kalabalık sokaklarından birinden geçerken karşımıza çıkan, benim ve O’nun “şehir keyfi” yaptığımız, hayalperest müdavim dostlarını kirli sigara dumanı kokularına katlanarak dinleyen “çay bahçesi”ni gördüğümüzde, ikimiz söz birliği etmişçesine aynı anda göz göze gelmiş ve “Oturalım mı?” demiştik. Bahçesindeki yaşlı çınar ağacı, duvarlarına sinmiş tarih kokusu, şeffaflığını yitirmiş sarımtrak çay bardakları, otuz yıllık sandalye, masa, usta ve garsonları olan bu çayevi’nde oturmak vazgeçilmez alışkanlık haline gelmişti ikimizde. 

Sıcak çay bedenimizi ısıtırken yüreğimiz yağmur tanelerinin ılık nefesini solumuştu. “Gitme” dememişti ama her konuşmamızda lafı bir şekilde ayrılık hikayelerine getirmiş ve bu yolculukların sonunun hep hüzünle bittiğini anlatmıştı bana. Uzun muhabbetin ardından sonunda dayanamamış:

“Peki, neden gitme kararı aldın hadi söyle” demişti.

Bunu ona anlatabilecek kelimeleri bulmak için beynimin dehlizlerini kurcalarken her kıvrımında onun dostane güler yüzü ile karşılaşmıştım. Bu aslında benimle onun arasında, kelimelerden uzak sohbetin bir başka şekli idi. Beraber iken o sustuğu zaman ben de onun zihninin en karanlık köşelerinde O’na görünmüştüm. Bu yüzden aklımdan geçen her şeyi kelimesi kelimesine okuduğunu, anladığını biliyordum. Sessiz geçen birkaç dakika içerisinde, ben ona uygun kelimeleri kafamda toparlarken, O da tüm bunları anlamış gibi yüzüme bakarak ağzımdan dökülecek sözcükleri beklemişti.

“Galenos’u bilirsin. Hani İslam alimlerinin Calinus diye bildikleri, Hipokrat’ın çağdaşı olan ünlü tıp bilgini”  diyerek söze başladım. Konuşmalarıma temsil getirerek başladığıma alışıktı. Söze temsil ile başlama; ilgi çekici olduğu gibi dinleyiciyi konunun en orta yerine çekmenin ve onda hayranlık oluşturmanın en kestirme yoludur. Bunu aile dostumuz Hayati Bey’den öğrenmiştim. O da rahmetli kayınvalidesi “Şaziye Teyze”den öğrendiğini söylerdi. Şaziye Teyze, hiçbir eğitimi olmayan hatta okur yazarlığı bile olmayan sonradan şehir görmüş bir hanımefendi olmasına rağmen konuştuğu zaman herkes iki eli kanda olsa bırakır, onu dinlemeye gelirmiş. Söze temsil ile başlar, daldan dala konar, etrafında dinleyicilerin sayısı arttıkça daha da heyecanlanarak ağzından adeta bal damlatırmış. Özellikle genç kızlar etrafında bir halka kurar onu konuşturmak için bin bir şaklabanlıklar yaparmış. Yaşı ileri olduğu için konu komşunun orta yaş ve altı erkekleri de mahallenin bu yaşlı teyzesinin sohbetine katılmak için bahaneler uydururmuş. 

-       Ben konuşmayı, sohbet etmeyi rahmetli kayınvalidem’den öğrendim, derdi Hayati Bey. Rahmetli annem, bir sokak ötedeki pazara alış verişe gitsin, döndüğünde bunu üç gün üç gece anlata anlata bitiremezdi. Pazara giderken gördüğü komşulardan başladığında ise neredeyse bir hafta sürerdi konuştuklarını anlatması. Pazardaki sebze ve meyvelerin renkleri, kokuları, kasadaki dizilişleri, fiyatları ve daha akla hayale gelmeyen ve çoğumuzun “teferruat” olarak isimlendirdiğimiz her şeyi anlata anlata bitiremezdi. “Nasıl ki yalnızlık sadece Allah’a mahsus, sessizlik de öyledir” derdi. “Sessizlik biz kullar için ölümün öbür adıdır” diye sık sık tekrarlardı. 

Hayati Bey’in kayınvalidesinden öğrendiği bir iletişim dersini bana anlatmasının ardından her söze temsil getirmek adeta bir hastalık olmuştu bende. Yine öyle bir başlangıç yapmıştım. O buna alışıktı.

“Calinus, Bergama’da doğdu. İzmir ve civarında mantık ve tıp ilmi aldı. Zamanla çağının en çok sözü edilen tıp bilgini oldu. Eserler yazdı, talebeler okuttu. Hristiyanlık dinine girmedi ama “Tanrı”dan ve “Hikmet”ten söz etti. Bu yüzden ondan sonra gelen pek çok İslam alimi de onun düşüncelerinden her bakımdan etkilendi. Hipokrat kadar bilinmedi belki ama en az onun kadar değer buldu okuyup yazan çevrelerde. 

Mevlana da ondan etkilendi. Mesnevi’sinde bir hikaye nakleder Calinus’la ilgili. Bir gün bu ünlü doktor arkadaşlarına:

-       Bana filan ilacı getirin, kullanmak isterim, der.

-       Ey ilmi ile hepimize öncülük eden hekim! İstediğin ilaç deliler içindir. Oysa delilik ak’la kara’nın birbirinden uzaklığı kadar senden uzaktır, bu nasıl bir istektir der arkadaşları.

-       Bugün bir deli bana doğru döndü, Bir müddet yüzüme dikkatle baktı ve bana göz kırptı, sonra da yakamı bıraktı. Onunla aynı cinsten olmasaydım, ona ait olan her ne var ise bende de olmasaydı, o çirkin suratlı deli nasıl olur da bana doğru döner ve yüzüme öyle manalı bakardı, diyerek sözünü bağlar bilge hekim.

Mevlana bunu aktardıktan sonra “İki kişi uzlaşırsa, şüphe yok ki aralarında birleştikleri bir şey vardır” der. Bu anlatacağım da işte böyle bir şey güzel dostum. 

Yaklaşık bir ay önce aldığım kitapların parasını ödemek için sırada beklerken, on veya on iki yaşları civarında, temiz, bakımlı ama yoksul olduğu her halinden anlaşılan bir kız çocuğu yanıma yaklaştı. Kuyrukta o kadar insan olmasına rağmen bana yaklaşmasına bir anlam veremedim önce. İyice yanıma sokulduktan sonra usulca “Amca; bana da…” dedi. Bu cümle bir şimşek gibi beynimden geçti. Defalarca yankılandı. Büyüdü, büyüdü ve içime bir yumru gibi oturdu sonra onu yumuşatmak için gözlerime yaş yürüdü. Ödeme sırasından çıktım. Elinden tuttum ve çocuk kitapları bölümüne götürdüm. “Dilediğini seç” dedim küçük kıza. Bir kitap seçti. Hangi kitabı seçtiği ile ilgilenmedim. Hatta sonradan kendime geldiğimde niçin sadece bir kitap aldım diyerek hayıflandım. Beğendiği kitabı aldık ve birlikte yeniden ödeme kuyruğuna girdik. Parasını ödedikten sonra yüzüme bir kez daha baktı. Teşekkür etmedi, hiçbir şey söylemedi ama ben onun ne söylediklerini harfi harfine anladım. Ardına bakmadan koşarak uzaklaştı…

O küçük kız,  benimle konuştukları, aldığımız kitap ve karşılaştığımız o anlamlı gün aklımdan bir daha çıkmadı işte” dedim dostuma.

Sözün gerisini getirmeme gerek kalmamıştı artık. Bu anlattıklarımın ardından niçin gitmek istediğimi O anlamıştı. Üzüldü. Üzüldüğünü yüzündeki çizgilerin yere çizdiği eğimden anladım. İçini keder bastığında hep böyle bir yüz haline bürünürdü. Bir daha soru sormadı ve bu sözden sonra çok fazla oturmadan kalktık. Sessizliği yırtan bu sohbet ve yağmur benim yüreğimdeki yükü hafifletmiş ama onun yüreğini ayrılık hüznü ile ıslatarak daha da ağırlaştırmıştı. Yeniden görüşmek üzere kucaklaştık ve ayrıldık. Yağmurun saçlarıma, şakaklarıma yağdığında ne kadar da hafif ama yüreğime dokunduğunda ise ne kadar ağır olduğuna ondan ayrıldıktan sonra ilk kez şahit oldum. 

Şimdi ben kendimleyim. 

Ve sen benimlesin ama

Ben adını bilmiyorum, adını koyamıyorum.

Ey içimde çağlayan ab-ı hayat.

Çıktığım bu yolculuk beni benden kaçıran hüzün gemisi mi? Nereye yelken açacağım ve hangi limana demir atacağım? Rüzgara karşı dümeni kırmak mı kolay yoksa onunla el ele verip ummana açılmak mı? Hangisi kolay olduğu kadar da anlamlı? Benim için ne anlam ifade ediyor bu yolculuk ve sonra kendimi nasıl tanıyacağım? Kalbimdeki adını bilmediğim ama hissettiğim ve her gün olanca şiddetiyle yaşadığım bu tarifsiz duyguların adını bilebilecek miyim? Garb’a yürüyen garazkar bir arzu mu taşıyorum yoksa Şark’ın delikanlısının dilindeki şekva sözlerinden öte hiçbir anlamı olmayan sözler mi bunlar?

Bilmiyorum.

Her ne ise adın bilmiyorum ama şimdi sen kalbimin en tenha köşesine konuksun.

Yüzün, ellerin, parmakların olabildiğince diri 

ve buhur kokunla doluyum bu yolculukta.

İnkarı mümkün olmayan “Bu!”sun.