HATIRALAR

Bu kanad çırpış neden? 
Cama vuracak ne var
 
Ey eski hâtıralar
 

Sanmayın güller açar,
 
Bülbül değildir öten;
 
Bu rüzgâr başka rüzgâr
 

Cahit Sıtkı Tarancı

Ağır çekim ilerleyen bir rüyanın tam ortasındayım.

Sesim yarı iniltili, yarı boğuk; hırıltılarla arada bir yükselip alçalıyor. O gürültüye uyanır gibi oluyor sonra tekrar uykunun dipsiz kuyularına yuvarlanıyorum.

Rüyamda eski bir tren istasyonundayım. 

Burnumu sızlatan güçlü bir paslı demir kokusu mevcut. Dışı kirli sarı renkte, tek katlı, küçük, baraka tarzı, istasyon binasının tam önündeyim. Vakit sessizliğe gömülü bir ikindi vaktine benziyor. Güneş birazdan tepemizde kayboldu kaybolacak. Tüm kırmızısı ile gökyüzünü kaplamış durumda. Hava ne soğuk ne de sıcak. Mevsimi sorsanız; tam olarak yaz diyemem ama yaz ertesi sıcak bir gün olduğundan eminim. Üzerimdeki kıyafetlerde bunu doğrular tarzda. Severek uzun yıllardan beri giyindiğim kırmızı bir tişörtün altında ağarmış mavi renkte bir kot pantolon var. Olabildiğince rahat.

İstasyonda benden başka kimse yok. Bir başımayım. Sessizliğin tam ortasında. Ama içim kıpır kıpır. Yeni, sevinçli bir haber alacak gibi. Etrafımdaki boşluk, ve sessizlik, ve kimsesizlikle ilgilenmiyorum. Belli ki kendi içimin gürültüsü ve coşkusu beni ziyadesi ile oyalıyor. İstasyon binasının önünde bir o yana bir bu yana gidip geliyor, yerimde duramıyorum. Evet, evet, beklediğim biri var ve onun heyecanı beni böyle yerinde duramaz kılıyor.

Az sonra acı bir çığlıkla tren kendi sesini, önce demir raylara oradan da içime savuruyor. Ben o çığlığı içimde tutuyorum. Bıraksam istasyonun kirli sarı duvarlarına çarpacak ve bütün heyecanım kaybolacak diye düşünüyorum. O çığlık içimde birikmeli. Onu içimden boşalttığımda tren bana getirdiği hediyesini vermeyecekmiş gibi geliyor. O zaman beklediğimi alamamış olacağım ve hiç kavuşamayacağım. Ancak tren tek bir siren sesi ile yetinmiyor. Peş peşe ve acı acı çığlıklar şeklinde istasyona yaklaşıyor. O yaklaştıkça içimdeki siren sesinin çığlıkları da büyüyor, büyüyor, büyüyor. İçimde tutamayacak oluyorum. Trenin tam olarak bulunduğum noktadan gözükür olduğu ve bana yakınlaştığı bir anda, göğsüm daralıyor, nefesim kesilecek gibi oluyor ve yüreğimin başı çırpınmaya başlıyor. Çığlıkların yüreğimden taşma vakti bu, anlıyorum. Trenin henüz yanıma yaklaşmadığı işte o anda, bir yanardağın tepesinden önce dışarı sızan ateş denizi gibi ağzımın ve burnumun içini yakarak dışarı bir iniltili şeklinde püsküren çığlıkların benden taşmasına engel olamıyorum. 

Sonrasında tren sesini kesmiş olarak yanıma kadar yaklaşıyor. Ben treni duracakmış gibi zannediyorum. Duracak ve bana getirdiği muştuyu sunacak. Oysa durmuyor. Hızla geçip gidiyor önümden. Kayıp gidiyor ellerimden. Vagonlar bir bir sıra ile gözlerimin önünden uzaklaşıyor. Şaşırıp kalıyorum. Öylece bakıyorum vagonların pencerelerine. Upuzun trenin akıp giden gürültüsüne, siyah ve koyu yeşil dalgalı renklerine. Neyi beklediğimi bilmiyorum ama dedim ya; bir muştu beklentisi içindeyim. Son vagon da yaklaşırken içimi garip bir hüzün kaplıyor. Yok, beklediğim bu trenin içinde değilmiş diyorum içimden. 

Tam o sırada son vagonun istasyona bakan tarafındaki açık penceresinde, bir yüz beliriyor. Bembeyaz bir ten ve bir çift siyah göz. Tren ne kadar siyah ise gözleri de o kadar siyahlıkta. Yarı savruk ve dağınık uzun saçları gözlerinin birini perdelemiş bir kadın yüzü. O perdenin altında parlayan gülücükler ve sıralı beyaz dişler. Baş kısmından arta kalanı göremiyorum. Ama gördüğüm yüz beni ziyadesi ile heyecanlandırıyor. İçimdeki kıpırtı büyük bir çarpıntıya dönüşüyor. Ellerimi uzatıyorum. Boşlukta ellerim. Vagon demir rayların üzerinde hızla kayıyor. Hafızama kazınan o gülüş hızla benden uzaklaşıyor. Beklediğim işte buymuş diyorum ve koşuyorum trenin ardından. Son vagonun ardından. Nefes nefese. Koşuyorum ama tren benden uzaklaşıyor. Soluksuz kalana dek koşuyorum. Dizlerim yorgunluktan kırılır gibi oluyor. Anlıyorum ki yetişemeyeceğim. 

Derin bir hüzün bulutu kaplıyor içimi. Çaresizim. Boğuk sesler çıkarıp duruyorum. Belli ki gidenin arkasından sesleniyorum. Sesim trenin gürültüsünden duyulmuyor. Ben daha çok bağırmaya başladıkça daha yüksek seste bir hırıltı duyuyorum. Yataktaki yönümü sağdan sola çeviriyor yeniden kayıp giden trenin arkasından naçar bakıyorum. Sonra ansızın bir şeyler oluyor bana. Birileri iki elimi birden kaldırıp trene uzatıyor. Uzamaya başlıyor kollarım. Hızla ve trene doğru. Son vagona tutunduğu anda bedenim uzayan kollarımı kısaltmak için ışık hızıyla trene adeta yapışıyor ve kapıdan içeri giriyorum. 

Uzun tren koridorundayım. Ama o yok. Olsun bir koşuda bulurum diye seviniyorum. Tam koşmaya hazırlanacak iken tren duruyor ve geldiği istasyona doğru hızla gerisin geri ilerlemeye başlıyor. Aldırmıyorum. Aksi istikamette, trenin önde bulunan lokomotifine doğru koridorda koşmaya başlıyorum. Kimseler yok. Diğer vagon ve bir sonraki vagon. Ben koşuyorum ama kimseler yok. Tren bomboş ve sanki benden başka hiçbir yolcusu yok.

Geri geri gelirken, kirli sarı renkli istasyon binasına yaklaştığımız bir noktada ben tren içinde aksi istikamete doğru koşarken ansızın pencereden dışarı gözüm takılıyor. Az önce gülümseyen bir çift göz şimdi istasyon binasının tam önünde. Bana doğru bakıyor ve tebessüm ediyor. Şimdi daha önce göremediğim yüzünün kalan yarısını ve dışa yansıyan tüm bedenini de görebiliyorum. Yirmilerinde. İnce ve uzuna yakın bir boy. Giysileri dikkatimi çekmiyor ama bedeni ve yüzü, ve saçları, ve tebessümü, ve gençliği, ve diriliği, ve albenisi olabildiğince ortada. Şimdi ben trendeyim o ise istasyon durağında.  Hareket halindeki bu demir kütleden nasıl çıkacağım? 

Vagonun içinde geldiğim yönün aksine daha da hızlı koşmaya başlıyorum. O heyecan ve koşuşturmaca içinde ayağım tökezleyip sendelediğimde cebimdeki aynayı düşürüyorum. Durup aynayı elime aldığımda kırık parçalar arasındaki yüzümü görüyorum. Kendi gerçek yüzümü gösteriyor bana. Aynadaki adam kırkını çoktan devirmiş. Saçlarının yarısından çoğu kayıp. Alnında ve göz çevresindeki kırışıklıklar belli ki yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyor. Aynayı elimden bırakıp aynada göremediğim vücudumun diğer bölümlerine bakıyorum. Biraz göbek ve biçimsiz kalın bacaklar. İçimden bir kaya kopuyor gördüklerim karşısında. Sanki kendimi ilk kez görüyorum, ilk defa seyrediyorum. Donup kalıyorum. Bitkin ve şaşkınım. Belli ki yalnızca yüreğim yirmili yaşlarında. Oysa bedenim gün ışığı gibi apaçık ortada kırklı yaşlarını yaşıyor. Sonra istasyondaki kadının hayali gelip zihnime fotoğrafını çektiğim kendi siluetimin yanında duruyor. İşte o zaman yıkılıyorum. Dizlerimin üstüne çöküp kalıyorum. Tren duruyor ama kalkıp da pencereden dışarı bakacak takatim yok. “Ben bu trene ait”im artık diyorum. Nereye giderse beni de götürsün. Ne kendime ne de başkasına bakacak halim var. O tren koridorunda öylece iki büklüm oturup bekliyorum. Ve tren geldiği yönün aksi istikametinde hızla istasyondan uzaklaşıyor benimle birlikte.

Rüyadan uyandığımda yastığın neredeyse yarısına yakını terle ıslanmış. Sadece başım ve saçlarım değil tüm bedenim ter içinde. Günışığı sarı huzmeleri ile yüzümü yalıyor. Pencerenin perdesinden üzerime akan ışıklar bir elekten süzülüp damlayan pırıltıları serpiyor yüzüme. Rüyanın etkisindeyim. Her bir anı satır satır aklımda. “Allah hayra tebdil etsin” diyorum kendi kendime. Yataktan doğrulup önce serine yakın ılık su ile duş alıyorum. Yatağımı toparlıyorum. Evin kapısını açtığımda veranda da beni bekleyen yeşil, sarı, kırmızı, pembe ve beyaz renk cümbüşünün ortasında kahvaltılık hazırlarken buluyorum kendimi. Radyoyu açıyorum ve spiker yanık bir melodi eşliğinde “aşk hatıralara uğramaktır” şiirini okuyor.

Tek katlı, iki odalı çocukluğumun geçtiği bu toprak ev şimdilerde yeni sığınağım. Bir bağ evi. Yeşili ve suyu bol olan bir köyün tam merkezinde. Köydeki evlerin neredeyse tamamı bağ evi şeklinde. Yerleşimleri bir birlerine uzak. Evin dört bir yanında renk cümbüşü var. Veranda da ayrı hazırlanan bir bölmede saksıda bulunan boy boy çiçekler mevcut. Onların tam önünde birkaç basamakla aşağı inildiğinde evin ön cephesini saran kırmızı, sarı ve beyaz güller mevcut. Güllerin bitimindeki köşede ise dalları verandaya uzanan peygamber çiçeği ağacı mevcut. O ağacın altında dağdan gelen su gürül gürül akıyor. 

Veranda da birkaç eski, küçük, dizleri kırarak oturabileceğiniz tahta iskemle ve o iskemle boylarında tahtadan bir masa mevcut. Buraya oturduğunuzda tam karşınızda yeşil çimlerin ortasında içi mavi boyalı ve etrafı sarı turuncu kasımpatılarla kaplı bir havuz var. Havuzun az ötesinde ise kayısı, elma, kiraz, beyaz ve karadut ağaçları sıralanıyor. Bu ağaçların az ilerisinde ve hemen sol yanında uzayıp giden üzüm bağları gün ışığını yeşil yapraklarına davet ediyor. Sağ yanda çimenlerin bitiminde bahçenin çıkış kapısı mevcut. Kapı da ağaç dallarından yapılma ve bir halat ile bir başka ağaç dalına tutunarak açılıp kapanıyor. Bahçenin etrafı ise kuru ağaç dallarından oluşan çitlerle çevrili. 

Oturduğum evin arka tarafında ise armut, erik ve vişne ağaçları yaz güneşinin bol olduğu günler için geniş gölgelik alanlar oluşturmakta. Evin kalan iki yanı ise yine üzüm bağı ile birlikte küçük toprak alanlarına serpili domates, biber, salatalık, çilek, taze soğan, maydanoz, nane ve reyhan gibi sebzelerin ekili olduğu alanla çevrili. 

Son iki yıldır neredeyse her hafta sonu bu bahçeye, baba ocağına geliyorum. Büyük şehrin teknolojisi, gürültüsü, hengâmesi ve itiş kakışından uzak bir hafta sonu geçiriyorum. Ev telefon ya da cep telefonu yok. Televizyon yok. Eski günlerden kalma büyük kutu şeklinde, hırıltılar çıkararak çalan bir radyom var yalnızca. Onu da sabahları açıyorum o kadar. Sabahtan akşama kadar çiçekleri ve ağaçları suluyor, diplerini kazıyor ve aralarda yetişen ayrık otları ayıklıyorum. Kimi zaman da bahçe için tuttuğum özel bahçıvan ile her bir ağacı tek tek ziyaret ediyor ve bakıcıya günlük yapılacak işleri tarif ediyorum. Sonrasında bir bardak demli çay ile birlikte verandaya oturup geçmiş günleri yani hatıraları, yani beni ben kılan o eski anları demlenerek anıyorum. 

Akşamları, çoğu zaman verandada oturuyorum. Elektrikli lambaları kapatıp yalnızca ışığı ayarlanabilir bir gaz lambası yakıyorum. Gökyüzü simsiyah ve o parlak derin siyahlığın içinde pırıl pırıl ışıldayan yıldızları seyrediyorum. Böylece gökyüzündeki yıldız ziyafetinin tadına daha çok varabiliyorum. Öte yandan karanlığın yeryüzündeki korkunç yüzünü bir bıçak gibi gaz lambasından süzülen ince sarı ışıkla parçalıyor, etrafımı o ışıkla aydınlatıyorum. Böylece karanlığın korkusundan ziyade gaz lambası ve yıldızların ince ışıklarının akışına ruhumu kaptırıyorum. Tıpkı eski çocukluk günlerimdeki gibi.

Eşim ve çocuklarım bir iki haftadan sonra benimle birlikte buraya gelmeyi terk ettiler.  Onlar şehrin ışıklarına ve teknolojisine hayran. Ben ise şehirden kaçıp buraya sığınıyorum. Onlar bana bir anlam veremiyorlar. Benim bu bağın ortasında ne aradığımı  soruyorlar. Arkadaşlarımdan kimileri de beni gördüğü zaman “Allah akıl fikir versin sana” diye dua ediyorlar yüzüme karşı. Ben de onlara şakayla karışık gülerek Ziya Paşa’dan beyit okuyorum: “Düştü bir kez damla gözden neyleseniz boş artık / Tadı kalbe indi derdin, dertli olmak hoş artık”Dostlarımdan ciddi ciddi beni sorguya çekenlere de: “Kalbimi yoğun bakıma aldım, diriliyorum”diyorum. Ya da gerçekten ısrar eden olursa bir parça içimden geçenleri sunuyorum ona, anlayabileceğini umarak:

“-Bak güzel kardeşim. “Herkes yahşi men yaman / Herkes buğday men saman” dediğin zaman evvela nefsini hor ve hakir görerek yola koyulmuşsun demektir. Bu ilk adımdır. 

Kalbi diriltmede ikinci adım ise kimi zaman insanlardan uzak durmaktır. Kendi Hira’nı aramaktır. Bu küçük bahçe de benim Hira’mdır. Hira’nı bulamazsan yârini bulamazsın. Ki o zaman yarını da göremezsin. Dosta ihtiyaç duyduğunda toprağa, taşa, ağaca sarıl. Otur örümceklerle, kuşlarla, böceklerle yarenlik et de etrafında tek bir insan arama. 

Kalbi diriltmenin üçüncü adımı ise sükûnet içinde tefekkürdür. Fikr eyleyen; zikr eyler, sabr eyler, şükr eyler ve dahi dirilir, diri kalır. İşte bunun için ben buradayım”diyordum. 

Söylediklerimden kim ne kadar, ne anlıyordu bilmiyorum. Ama ben kendi lisanımca görevimi yerine getirdiğimi ve gereken açıklamayı yaptığımı düşünüyordum. Aslında o veranda da, sessiz ve kimsesiz akşamlarda, bahçeden kopardığım taze domates, salatalık ve taze soğan, ve taze maydanoz, ve ateşte közlenmiş biberden oluşan bir akşam yemeği sonrasında, bir bardak demli çayın buğusu gaz lambasının alevine doğru yol aldığında, gökteki yıldızlar bir lamba gibi tepemi aydınlattığında yalnızca bunları değil daha çok tadına doyamadığım o eski günleri anıyordum. 

Bu sabaha yakın gördüğüm rüyadan sonra açtığım radyodaki spiker hala “Aşk hatıralara uğramaktır” diyor. Diline pelesenk oldu bu cümle. Çaldığı her müzik parçasının arasında tekrarlıyor bu cümleyi. Üzerinde konuşuyor ve yorum yapıyor. Şimdi daha net anladım niçin bu bağ evinde huzur bulduğumu. Soranlara söylenebilecek yepyeni bir güzellik keşfettim: “Hatıralara uğramak için buradayım: Adı Aşk”

Mesela bu küçük bağ evin duvarlarının her bir karışına bir kahkaha bulaşmıştır. Dedemden, babamdan, amcalarımdan. Az ötedeki veranda babaannemi ve annemi binlerce kez eteklerindeki çiçeklerle karşılamıştır. Bu verandadan yükselen neşeli sesler, çocuk sesleri bir ilahi terennüm gibi binlerce kez göğün yedi kat yukarısına taşınmıştır. Sabahları ağaç sulamak, dut silkelemek, taze sebze ve meyveleri dalından koparmak ve akıp giden buz gibi suda yıkayarak kahvaltıya oturmak gibi alışkanlıkları vardı bu bağ evini ziyarete gelenlerin. Günün ilerleyen saatinde suyun altında saatlerce bekledikten sonra kesilen kıpkırmızı bir karpuz, peynir ve köy ekmeğinin ardından her bir ağacın altına atılan hasırın üzerinde öğlen şekerlemeleri de alışkanlıklarından biridir bu ahalinin. Akşamın karanlığında ise verandada küçük tahta masanın etrafında ay ışığı soluyarak demli çay yudumlamak da bir bir başka alışkanlık. İnsanların bu alışkanlıkları yüzünden hiç boş kalmayan bir ev. Birliktelikler, kahkahalar, şenlikler, mutluluklar, ve benim çocukluğum, ve bende kalan hatıralar.

Ve o karadut ağacı. Üzerine çıkıp yüzümü gözümü karadutun kırmızı lekesi ile boyadığım zamanlar. Sonra buz gibi akan dağ suyunun altında dişleri zıngırdatarak yıkandığımız anlar. Sarı ve kırmızı kirazlar. Paşa armudu ve güzelim altın sarısı kayısılar. İçinden çıkılmaz girift sorularla zihnimi meşgul ettiğim o zamanlarda gün ışıklarına saldığım saçlarımın arasından gördüğüm rengârenk bir dünya. Ben o vakit sanıyordum ki dünya tam benim durduğum yer ve merkezi de işte şu ayağımı koyduğum bağ evindeki her bir nokta. 

Tıpkı göçmen kuşların bir dönem durup eğleşmeleri gibi o kalabalığında kısa bir an dilimi için orada olduğunu çok sonra anladım. Önce büyükler terk etti bu büyülü bahçeyi. Ölüm ve hastalıklar bir karabasan gibi çöktü üzerimize ben büyüdükçe. Ve alıp götürdü benden sevdiklerimi. Geride kalanlar hep o günleri yeniden yaşamak için tekrar tekrar toplandılar. Eski alışkanlıklarını sürdürmek için sık sık bir araya geldiler. Ama hiç biri aradığını bulamadı. Ve yine göçmen kuşlar gibi birer birer terk etti bu bağ evini, eski müdavimleri. Kimse bir daha o eski günlerini bulamadı. Önce kahkahaları sustu sonra da kendileri sır olup uzaklaştılar buradan.

Bir ben kaldım burada. Hep o eski günleri yeniden yaşamayı umarak buradayım. Hiçbir zaman geri gelmeyecek bir mutluluğun peşinde koşan avenenin biriyim. Başlarda sanmıştım ki kendi çocuklarım da çok sevecek. Benim gözlerimle görecekler bu manzarayı. İlk birkaç günlük heyecanın ardından onlar da sıkıldılar. Bunu fark ettiğim gün yıllar önce okuduğum kitaptan bir bölümü hatırladım. 

Yazar dayısını anlatıyordu. Paris’te bir sokağı, ışıltılarını, renklerini ve muhteşemliğini dayısı yazara çocukluğunda anlatıyormuş. Bu yüzden bir gün büyüdüğümde mutlaka o sokağı ziyaret etmeliyim diyormuş yazar. Aradan geçen yılların ardından dayısı ölmüş ve yazar büyümüş. Soluğu Paris’te almış. Büyük bir heyecan ile çocukluk günlerinde dayısının anlattığı o muhteşem sokağa atıvermiş kendini. Ama büyük bir hayal kırıklığı yaşamış. Çünkü dayısının ballandıra ballandıra anlatarak bitiremediği o sokak aslında her zaman gördüğümüz sıradan sokaklardan biri imiş. Yazar işte tam o an “anladım ki dayım hep kendi düşlediği sokağı bana anlatmış” diyerek konuyu bitiriyordu. 

Çocuklarım bağ evinden en son ayrıldıklarında, yazarın kitabındaki o bölümü hatırlayıp gülümsedim. Ben yıllarca onlara kendi hayalimdeki bağ evini, bahçeyi, yeşillikleri, ağaçları, çiçekleri, suları, kahkahaları, mutlulukları anlatmıştım. Kim bilir belki de onlar, kitaptaki yazar gibi düş kırıklığına uğradılar ve uzun zaman sırf benim hatırım için buraya gelmek zorunda kaldılar. Ben kendi yaşadığım ama bir düş gibi olan hayata, çocuklarımı inandıramadım. Ama bütün bu güzellikler yaşandı, ben yaşadım, size yemin ederim.

Radyodaki spiker hala “Aşk hatıralara uğramaktır”diyor. 

Haklısın diyorum.

Çünkü en büyük hatıram o karadut ağacının içinde açılan kovukta gizli. 

Bir ince siyah bileklik. Ağaçtan yapılma, üzeri işlemeli el yapımı küçük bir hediyelik kutunun içerisinde. Onu size anlatmadım. 

Bu bir sır çünkü yalnızca iki kişi biliyor. Biri ben diğeri ???