SEN GİDERKEN

şimdi sen 

                                                             o yağmur kokunu bırakıp gideceksin

rüzgarını bırakıp gideceksin

bahçe kapısından son kez bakıp

orada bırakarak boynunu ipince

bir karıncanın ölüsünü uzatır gibi dizlerimin üzerine

bırakıp gideceksin     

Selim Erdoğan

Haydi, yürü git.

“Kal” diyemem sana.

Ardından söyleyebileceğim tek bir cümle var:

-ki o da benden öncekilerin bana söylediği-

“Ana-baba ol ki; göresin…”

Yatağının başucundayım. Seni izliyorum. Yarın gideceksin. İçim kederle dolu. Bakışlarım yaralı bir kuş kadar çaresiz. Başucunda seni izliyorum. Son gece. Son kez.

Yüzün öyle temiz, öyle saf. Kirpiklerin şaşırtacak derecede uzun. Göz kapakların kapalı. Tam kapalı değil aslında. Yarı açık, yarı kapalı. Her zaman ki gibi. Çocukluğunda olduğu gibi. Seni tanımayan görse uyuduğuna inanmaz ama ben biliyorum. Şu an uykunun en dipsiz köşesindesin. Çünkü ben bu gözleri tam on sekiz yıldır izliyorum. Sen uyuduğunda, ben uzun süren gece çalışmalarımın sonunda, uyumadan önce seni son bir kez kontrol ettiğimde fark ettim. Gözlerin yarı açık uyuyorsun. Uyanık gibi ama uykuda.

Yüzün bembeyaz ve tertemiz. Asla kirlenmemiş. Uyurken dahi mütebessim. Hafiften muzip. Az önce keskin bir zeka ile manidar bir şaka yapmış da birazdan neticesini bekleyen bir muziplik hali ile mütebessim. Ya da insanın içinden geçen bir çağlayanın en köpüklü yerinden çekilen su ile durulanmış kadar berrak ve aydınlık yüzün. Simsiyah uzun saçların alnının ortasına yürümüş ve kimi telleri kiminin üstüne binmiş şekilde karışık. Durgun denizde yaylanan büyük gemiler gibi soluk alıp vermenle saçların başının üzerinde dalgalanıyor. 

Yarın gideceksin. Genç bir delikanlı olarak. Alnı açık, bahtı açık, yağız bir delikanlı. Başarın konuşulacak ardından. Uzun bir zaman efsane gibi dolaşacak adın etrafımızda. Yakınlarımız, tanıdıklarımız, akrabalarımız seni çocuklarına anlatacak, örnek gösterecekler. Onlar kendi çocuklarına “Demek ki çalışan kazanıyormuş. Aferin çocuğa. Üniversite sınavında derece yaparak iyi bir okula yerleşti. Hayatı kurtuldu çocuğun. Siz de çalışın” diye öğütler verecekler. Anlatıp duracaklar. Başarını konuşacaklar. Ben, annenle birlikte bu konuşulanlar karşısında gurur duyacağız. Mutlu olacağız. İftihar edeceğiz oğlumuzla. Şükür edeceğiz seni bize veren Yaradana. Bunları biliyorum ama sen yarın, hem de yarın gideceksin ve ben bunun şimdi içimi kavuran acısıyla yatağının başucundayım. Sen izliyorum. Son gece. Son kez.

Annen yan odada. Valizini hazırlamakla meşgul. Yazlık, kışlık ne varsa giyebileceğin hepsini tıkıştırıyor. Kan çanağı kadının gözleri. Arada bir gözyaşları damlıyor beyaz atletinin üzerine. Ben şimdi buradan onu görmüyorum ama biliyorum. Ağlıyor. Öpüp kokluyor gömleklerini. Ayetel Kürsi, Felak ve Nas üflüyor üzerlerine. Gözlerinden yaş damlıyor annenin. Bana bir şey söylemiyor ama ben biliyorum. Yüreği bir volkan gibi harlanıp duruyor, yanıp tutuşuyor. Çünkü biricik oğlu çekip gidiyor anasından. Başka bir şehre. Uzak ve büyük şehre. Okumak için. Okumak için bile olsa ananın yüreği paramparça. Gözleri kan çanağı ve aklı yarım şu anda. Aklında ayrılık ateşine nasıl dayanırım sorusu var. 

Valizinin yanına bir büyük kutu ve bir küçük çanta daha hazırlıyor. Kutunun içinde uzun vadeli yiyecekler var. Peynir, zeytin, bal, pekmez ve gül reçeli. En sevdiğin reçelden bir küçük kavanoz. Kendi bahçemizden topladığımız güllerle annenin evde hazırladığı reçel. Gül kokuyor. Sen gibi kokuyor. Sonra biraz salça, bulgur ve mercimek. Küçük çantada ise otobüs yolculuğun sırasında molada yemen için ekmek, köfte ve ayran var. Ve hepsinin üzerine lezzet katsın diye serpilmiş annenin annenin gözyaşları. Çünkü bir ana kuzusunu uzaklara yolluyor ilk kez. 

Doğrusu ben gidişine katlanırım sanıyordum. Hep kazanmana ve iyi yerlerde okumana odaklandığım için bu anı yaşayabileceğimizi düşünmemiştim. İstedim ki oğlum başarılı olsun. Memleketin iyi okullarında okusun ve iyi eğitim alsın. Bu küçük şehirde de okuyabilirsin  ama o zaman adın sadece buralarda geçer. İstedim ki sadece bizim şehrimize değil memleketin bütün şehirlerine faydası olan bir işin olsun. İstedim ki küçük şehirlerin küçük hayalleri peşinde koşmayasın. Büyük şehrin gizemi kaplasın ruhunu. Dünyaları dolaşasın ve büyük işler yapasın. Ama nereden bilebilirdim ayrılık acısının bu kadar koyacağını? İçime bir kazık gibi çakılıp oturacağını nereden bilebilirdim? “Dışarıda çocuk okutmak zordur” diyenlere inanmadım, kulak asmadım söylediklerine. Şimdi bana o sözleri söyleyen herkesi bir bir hatırlıyorum. 

Mesela annen söylemişti buna benzer şeyleri. İlkin o karşı çıktı büyük şehirde okumana. Senin haberin yok ama onu ikna etmek için akla karayı seçtim. Ne çok uğraştım bir bilsen! “Yapma!” dedi kadıncağız kendi üslubunca. Sözle söylemeden çok evvel, bakışlarıyla davranışlarıyla senin başka şehirde okumana karşı olduğunu defalarca anlattı. Görmezden geldim. Görmezden geldiğimi fark edince sesli olarak söyledi. Bu kez de duymazdan geldim. Duymadığımı anlayınca daha yüksek sesle söyledi, bağırdı. Sonra benim net tavırlarım karşısında çaresizliğini anlayınca inledi, yalvardı. “Bu şehirde de fakülteler var. Okur, işe girer sonra evlendiririz oğlumuzu. Bizimle birlikte kalır. Mutlu oluruz. Nesi kötü şehrin? Neyini beğenmiyorsun? Sen burada okumadın mı? Burada karnını doyurmuyor musun? Bu şehirde tanışıp evlenmedik mi? Mutlu değil misin benimle? Bu şehirde?” deyip yakardı.

Sonra mesela amcan. O da karşı çıkmıştı dışarı gitmene. Onun karşı çıkacağı daha iki yıl öncesinden belli idi. Kendi kızı da üniversite imtihanından derece yaptığında, şehir ve okul tercihi yapmaya sıra geldiğinde hiç tereddütsüz “bu şehirdeki fakültelerden istediğin bölümü tercih edebilirsin kızım” demişti. “Şehrin burası, fakülten burada. Ama meslek tercihi sana ait” diye kestirip atmıştı. Yengen ve annen de amcanın bu kararını desteklemişti. Güzel kızım ise, şimdi senin kayıt olduğun üniversiteye gitmek için can atıyordu. Destekçisi yoktu. Önce okul ve dershanedeki öğretmenlerini araya koydu. Babasını ikna etsinler diye. Hepsi teker teker amcanla görüştü ve söyledikleri ortak bir şey vardı: “Yazıktır bu çocuğa. Bu kadar yüksek puan allan bir çocuğu burada okutmazsın herhalde. Çocuğun geleceği ile oynama” Oysa amcan çoktan kararını vermişti. Kararında netti. “Hayır!” dedi. “Hayır!”. 

Yeğenim hocalarından netice alamayınca bana geldi. Gözyaşları içinde bir de benim babasıyla konuşmamı istedi. “Babamın şu hayatta hayır diyemeyeceği tek adam sensin amca” dedi. Bunu bana söylerken aslında şunu çok iyi biliyordu kızcağız. Benim de kendisinin kararını desteklediğimi ve babasıyla karşı karşıya gelmemek için kararın neticesini beklediğimi. 

O akşam amcanla bir pastanede abi kardeş oturduk. Ben ona büyük şehirlerden, büyük üniversitelerden, yabancı memleketlerden, yabancı dillerden söz açtım. Hayallerimden söz ettim. Bizim başaramadıklarımızı çocuklarımızın gerçekleştirmesi için fırsat tanımamız gerektiğinden dem vurdum. Yaşadığımız şehrin sıradan gündemleri ve dünya gündemleri arasında karşılaştırmalar yaptım. Ve, ve yeğenimi de büyük hedeflerin peşinde görmek istediğimi dilimin döndüğünce anlattım. “Hayır!” dedi yine tek kelime ile. Israr ettiğimi görünce, elimi avuçlarının arasına aldı. Yalvaran gözlerle yüzüme baktı. 

“ - Ne olur ısrar etme! Ağız tadı ve huzur içinde, çocuklarımla birlikte soframdaki tabağımdan birkaç lokma daha yemek istiyorum. Ne olur buna mani olma! Biliyorum bundan böyle en fazla birkaç yıl daha yanımda bu yavrularımı yanımda tutabilirim. Sonra her biri bir kuş gibi yuvamdan, avuçlarımdan uçup gidecekler. Ya işe girecek, ya askere gidecek ya da evlenip benden ayrılacakları. Sonrasında yalnız kalacağım yine. Ama hiç olmazsa birkaç yıl daha üniversite okuma bahanesiyle de olsa çocuklarıma aynı sofraya oturmanın mutluluğunu yaşamak istiyorum. Bir baba olarak bunları istemek benim de hakkım. Şimdi sana ne söylediğimi tam anlamıyor olabilirsinAma yarın bir gün oğluna sıra geldiğinde eminim beni anlayacaksın. Hatırlasana, annemiz babamız bize ne derdi sürekli? Ana baba ol ki; göresin. Bak sen de bir babasın. Yarın ne demek istediğimi göreceksin, anlayacaksın. Ne olur kızın aklını çelme. Şu üç günlük dünyada ağız tadımı bozma”

Ben amcanın ne demek istediğini bugün senin yatağının başucunda anladım. Annenin feryadını ben şimdi duydum. Yüzünü, gözlerini doya doya seyrederken anladım. İçime ayrılık acısının çöreklendiği bu saatte anladım. Ne yaptım ben? Niye oğlumun gitmesine izin verdim? Sen gitmek istediğinde niye ben de amcan gibi “Hayır” demedim? Niye annenin sözlerine kulak tıkadım? Niye kendimden başka kimseyi dinlemedim? Niye gül gibi üzerine titrediğim oğlumu, büyük şehrin bilinmezliklerine, karanlıklarına, çıkmazlarına, sonu gelmez hayallerine sürükledim? Niye ateşe attım seni, kendimi, anneni? Niye? Niye?

Sen yarın gideceksin ve ben senin gitmene ön ayak olduğun için hayatımda hiç olmadığım kadar pişmanım. Keşke elimde olsa da zamanı geriye doğru sardırabilsem. Keşke sadece bu şehirdeki fakülteleri kazanacak kadar düşük puanlar almış olsaydın da bu şehirde bizimle kalsaydın. Keşke anneni, amcanı, yengeni dinleseydim. Pişmanım.

Ama artık çok geç. Her şey için çok geç ve sen yarın gideceksin.

Her sabah uyandığımda, namaza kaldırmak için kapısını tıklatacağım oda boş olacak artık. Namazdan sonra kendi köşesinde dualar mırıldanan oğlum olmayacak. İçimi aydınlatan yüzüne bakıp da “Hayırlı sabahlar” diyemeyeceğim. Gündüzleri okuldan, akşamları dershaneden aldığım bir oğlum da olmayacak. Sofradaki yerin boş kalacak. Bir tabak, kaşık ve çatal eksik konacak sofraya. Kız kardeşin senin oturduğun sandalyeye bakıp hiçbir şey söylemeden bulgur bulgur gözyaşı dökecek. Sonra onu gören annen dayanamayıp ağlayacak. Ben sofrada ağlamayacağım ama lokmalar boğazıma dizilecek yutamayacağım. Kalkacağım sofradan. Kimse görmesin diye banyoya geçip kapıyı arkadan kilitleyerek gözyaşlarımı tutamayacağım. Sonra yüzümü yıkayıp onları teselli etmek için dışarı çıkacağım. 

Gün içerisinde aklıma geleceksin. Yürüyüşün, konuşmaların, şakalarını bir bir hatırlayacağım. Orda burada rastladığım sınıf arkadaşların bana seni hatırlatacak. En çok da içlerinden biri. Kız olanı. Sen bilirsin onu. O gelip soracak bana nasıl olduğunu. Ben senin gitmene izin verdiğim için bir kez daha kahrolacağım o kızın bakışlarında. Bakışlarıyla beni ezecek. İntikam alır gibi. Kelimeler gırtlağından bir ok gibi fırlayıp kalbimi yaralayacak. O bunu bilmeyecek belki ama ben yaralı bir baba olarak kalacağım hep. Hep bir pişmanlı ve suçluluk duygusuyla dolu yaşayacağım. 

Ben seni akşamları da hatırlayacağım. Odan ıssız bir çöl ve karanlık olacak. Kapısını kilitli tutacağım. Açıp da içine giresim gelmeyecek. Her akşam ışığı yanan o oda artık karanlık dipsiz bir kuyu. İçine girmeye korkacağım. Annenden ve kardeşinden kaçacağım. Onların bakışlarından uzaklaşmak için telefonun başına geçeceğim. Beni aramanı bekleyeceğim. Israrla bekleyeceğim. Telefon açmaz isen ben arayacağım. “Oğlum” diyeceğim. “Sadece sesini duymak için aradım, iyi olduğunu bilmek için…”

Velhasıl ben seni çok özleyeceğim. 

Gitmene izin verdiğim için kendimi affetmeyeceğim. 

Ve sen şimdi bu sabah çekip gideceksin.

Haydi, yürü git.

“Kal” diyemem sana. Allaha emanet…

Ardından söyleyebileceğim tek bir cümle var:

-ki o da anamın babamın yıllar önce bana söylediği-

“Ana-baba ol ki; göresin…”