NE ÇOK YÜZÜN VAR SENİN EY HAYAT 

varlıkları bir güneş gibi 

her gün içimizi ısıtıp ışıttığı halde

elimizin sıcaklığını 

yüreğimizin ferahlığını 

kendilerinden esirgediğimiz için 

sessizce bizi terk eden tüm dostlarımızın

ve güzel insan;

Prof. Dr. Ali Rahman’ın anısına…

Aman Allah’ım! Dalgalar üzerime üzerime geliyor. Hiç bu kadar yakın olmamıştı bana. 

Suyun daha çok ısındığı aylarda teknelerin sayısı artar, çıkan gürültünün sesi ve dalgaların etkisi ile bir hareketlilik olduğunu anlardım. Bu birkaç dakika sürer sonra deniz kendi kabuğuna çekilir ben de kendi suskunluğuma ve yalnızlığıma geri dönerdim. Yıllar yılı hep böyle oldu. Kaç yıl olduğunu bile unuttum. Bu kum tanelerinin arasında takvimlerden dem tutmanın bir anlamı yoktu. 

Denize düştüğüm ilk günlerde oldukça zorlandığımı söyleyebilirim. Deniz dibindeki kum taneleri yeni gelen bu ışıltılı dostlarına karşı oldukça yumuşak, ilgili ve misafirperverdi. Başlangıçta etrafımda pervane olan balıkların biri gidip diğeri gelmiş, baş döndürücü ışıltıma üşüşmüşler sonra onların karın doyuran metaları olmadığımı anladıkları an süratle beni terk ettiklerine şahit olmuştum. Ara sıra rüzgârın selam gönderdiği dalgalar hariç semtime bir daha uğrayan hiç olmamıştı. Bunun dışında su altındaki hayatıma renk veren yaz aylarında denizin üzerinde dolaşan tekneler oldu. Bu teknelerden birinin beni keşfedeceğini, durup alacağını, bu sonsuz ve karanlık sulardan kurtaracağını hep hayal ettim. Buna inancım tamdı ve bu inancımı hiç bozmadım. Keyifsiz ve kederli günlerim oldu ama umutsuz günlerim olmadı. İçimi hüznün soluk rengi kuşattığında, bir gün buradan kurtulmanın umudu ile kendi kendimi aydınlattım.

         

Yıllardan sonra dalgaları ilk defa bu kadar güçlü ve yakın hissettim. Kalbim yerinden fırlayacaktı. Sanırım o vakit geldi. Umudum gerçek olacak ve soğuk sulardan kurtulup sıcak parmaklara, ışıltılı vitrinlere olan yolculuğum birazdan başlayacaktı.  

Ah! Yıllar var ki böylesi bir heyecanı bile unutmuştum. Nasıl da çarpıyordu kalbim!

         

Anlattığım kendi hikâyem. Karanlık suların altındaki müşfik kumlar üzerine uzanmış şu halime bakmayın. Parıltısı ile doğduğu günden beri göz büyüleyen, sıcaklığı ile gönüllere taht kuran, hep el üstünde taşınan, bembeyaz ve gül kokulu kremlerle beslenen beyaz, ince ve uzun parmakların özel günlerinin güzide konuğu, kıymet görmüş, güngörmüş, günler geçirmiş tek taş bir pırlantanın hikâyesi. 

Çok eski zamanlarımın, doğduğum yerin, dokunduğum ellerin, gezdiğim şehirlerin, konuk olduğum vitrinlerin ve başımdan geçen yüzlerce maceranın ayrıntılarına girmeyeceğim. Ancak en son bu azgın suların ortasında, kırık dökük bir teknede, kendini bilmez iki kaba saba adamın elinde, çıkan kavga sonucu sağa sola savrulduktan sonra bu karanlık sulara gömüldüğümü söylemeden geçemeyeceğim. Benim için yeni bir hayatın başlangıcı olan bu süreç olgunlaşmamın da ilk aşamasıdır diyebilirim. Genç bir fidanın taze dalından ayrılan küçük bir yaprak iken yere düştüm ama toprakta ölmek yerine kurtuluş umudu ile kendimi besledim, soğuk ve yarı siyah suların ılık ve berrak damarlarından emdim. Hep el üstünde taşınıp kıymet görmüş birisi olarak haddimi aştığımı, şımardığımı düşündüm. Bu bana rabbimin bir şefkat tokadından başka bir şey değildi. Kemalat sürecimi tamamlamak için buradaydım. Günüm geldiğinde, sürem dolduğunda, bir gün mutlaka kurtulacaktım. Biliyordum.

Ben sabırsızlık ve heyecanla beklerken bir karartı yaklaştı, yaklaştı. Elinde zıpkınla balık avlamaya çalışan genç bir delikanlıya benziyordu. Önce etrafımda bir dolandı. Tam olarak beni göremedi ya da gördüğü halde ne olduğumu keşfetmeye çalıştı. Sonra uzaklaşır gibi oldu. Arkasını döndü. Bırakıp gidecek diye ödüm koptu. Keşke insan olsaydım da seslenseydim arkasından, bağırsaydım, “ben buradayım, ne olur beni de al” diyerek yalvarsaydım ya da tutup kolunu çekseydim diye düşündüm. Sonra yüzünü bana doğru döndü. Elindeki zıpkını bırakmıştı. İki eliyle önce etrafımdaki kumlara bir halka çizdi. Halkanın dışına çıkarsan yanarsın demek gibi bir mesaj mı verdi yoksa benimle oyun mu oynadı ya da ne diye bu halkayı çizdi anlamadım. Sonra usulca altımı iki parmağıyla kazıyıp beni avucunun içine aldı ve hızla suları yararak yukarı doğru ilerledi. 

“Sabır makamından şükür makamına erişimin vaktidir” dedim içimden. 

Tekneye vardığımızda genç delikanlı neye benzediğimi ve ne olduğumu anlamaya çalıştı. Sağıma soluma baktı, evirdi, çevirdi, yüzüne bir tebessüm ve mutluluk yayıldı sonra döndürüp bir çırpıda parmağına taktı. Tatil keyfini çıkarmaya çalışan evli çifte dönerek “buralarda pek balık yok, ben yıllardır dalarım bu denize, söylemiştim size, zıpkınımı da kaybettim üstelik” dedi. Anladım ki bu çiftin kiraladığı teknenin sahibinin parmaklarındaydım. Genç çift benim varlığımı hissetmediler bile! Çaresiz teknedeki gencin sözünü tutup dilediği yere götürmesine razı oldular. 

Akşama kadar o kıyı bu kıyı diyerek dolaştık. Tekneci genç hiç suya dalmadı, arada bir yüzüme bakıp gülümsedi, parmakları ile parlayan taşımı okşadı. Ne kadar kıymetli olduğuma kafa yormaktan ziyade akşam kıyıya vardığında bir günlük tekne mesaisi kadar bir ücrete satabilir miyim diye düşündü. Bu arada genç çift arada bir suya dalıp üç beş levrek yakalayarak sevinç çığlıkları attı. Yakaladıkları balıktan çok doğanın ve denizin güzelliği ile büyülendikleri için ne beni ne de içten içe sevinçli, satmak için aceleci, bu yüzden huzursuz olan gencin çektiği sıkıntıyı anladılar.

Kıyıya vardığımızda tekneci genç, evli çiftten ücretini aldı. Ne kadar acelesi olursa olsun parayı saymak için her zaman bir vakit olduğuna inanırdı. Parasını saydı ve özenle cebine yerleştirdi. Konuklarını birkaç güzel söz ile uğurladıktan sonra koşar adımlarla kıyıya en yakın kahvehanenin yolunu tuttu. Akşam vakti çökmüş, güneş denizin en uzak noktasında kızararak terk etmeye başlamış olduğundan müşterilerden pek kimse kalmamıştı. 

Çaresiz çaycının yanına ilişti ve parmağından usulca beni çıkararak Çaycıya dönüp “denizden olan kısmetimiz bugünlük bu” dedi ve; “buna kaç para verirsin?” diye sordu. Kırkını geçkin, saçları erkenden kırlaşmış, alnı kırış kırış, kırık burnu eğri düzelmiş, kirli sarı palabıyıkları olan Çaycı, kalın çerçeveli ve kirli camları olan gözlüklerini takmış üzerime adeta abanmıştı. Sonra eline aldı. Bu kaba adamın beni inciteceğini oracıkta anladım. Sağa sola çevirdi, kırışık alnını onlarca kez tekrar tekrar kırıştırdı ve el çabukluğu ile gömleğinin iç cebine atmadı da adeta fırlattı. 

Yere düşmediğim için şanslıydım, sevindim. Tekneci gence derin ama küçümseyici bir bakış fırlatarak; “bununla benden ancak bir ay bedava çay içersin” dedi. 

Tekneci itiraz etti. Çaycının cebe atışından anlamıştı ki satın almaya razı olacaktı. Sıkı bir pazarlığa tutuştu. Sarraflardaki değerimin belki de binde biri fiyatına anlaştı. El sıkışıp parasını aldıktan sonra bir aylık çayların da bedava olacağını aksi takdirde vazgeçeceğini söyledi. Çaycı çaresiz bu isteği de kabul ettiğinde tekneci genç gösterdiği köylü kurnazlığı için kendisiyle gurur duydu ve ne kadar karlı bir gün geçirdiğini düşünerek hızla kahvehaneden uzaklaştı.

Kaba saba bir adamdı bu Çaycı. Bir daha ne dönüp yüzüme baktı ne de avuçlarına alıp okşadı. Akşam eve vardığında eşine doğru dönüp; “Al bu oyuncağı sabaha kadar oyna, hevesini al. Sakın başına bir iş getireyim, kaybedeyim deme. Sabah alırım senden” diyerek cebinden çıkardığı gibi eşine doğru fırlattı. 

Kocasına göre genç yaşta olmasına rağmen kocasından daha yaşlı görünen bu kadın havada iken beni yakaladı. Avucuna konduğum andan itibaren yüzüne yayılan mutluluğu görmeliydiniz. Yıllar var ki ben de böyle bir duyguya hasrettim. Uzunca bir aradan sonra ilk defa bir kadın yüreği para edecek bir mal olarak değil beni sadece ben olduğum için sevinçle çarpmıştı. Sağımı solumu inceledi, tek taşıma, çatlak derisi olan parmakları ile usulca dokundu. Beni incitmekten çizmekten korkuyordu. Sonra kalın dudaklarını taşıma dokundurarak öptü ve olabildiğince en kibar bir hareketle sol yüzük parmağına yerleştirdi. Kolunu ileri doğru uzatıp parmağında nasıl göründüğüme bakıyordu ki sanki ilk defa görmüş gibi içi ürperdi, utandı, üzüldü, içinden bir şeyler koptu. Bir zamanlar bembeyaz incecik narin olan parmakları şimdi kalınlaşmış, çatlamış ve yer yer çatlakların içine yıkamasına rağmen geçmeyen karalar oturmuştu. Yaşlanmıştı zaten yeni tanıştığı herkes yaşından çok gösterdiğini söyleyip duruyordu. Parmaklarını ilk defa görüyormuş gibi içini garip bir hüzün kapladı. Belki de benim güzelliğim, gençliğim ve diriliğim karşısında parmakları sönük kalmıştı. Hani güneş doğunca gecenin karanlığının ne kadar çok olduğunu fark edersiniz ya… İşte öyle bir şey… Sonra kolunu kendine doğru çekti ve elini göğüslerinin tam ortasına koydu. Hayranlıkla beni izlemeye başladı. 

Çaycının karısı uzunca bir müddet göğsüne dayadığı parmaklarının ortasında parıldayan bu ışıltıyı izledi. Okuma yazması yoktu ama kelimelere karşı doğuştan Allah vergisi bir yeteneği vardı. Etraftan işittiği şiirleri, düğünlerde söylenen şarkı sözlerini, taziyelerde kadınların okuduğu ağıtları hiç unutmazdı.  Bunları ezberlemek için hiçbir çaba sarf etmezdi çünkü buna gerek yoktu. Her kelime bir nakış gibi beyninin hafıza ile ilgili bölümüne işlenirdi ve o bilgiyi ne zaman geri çağırsa anında hazırdı. Bu özelliğini diğer kadınlar bildiği için düğün ve taziyelerin aranan kadınıydı. Hafızasında yüzlerce sıralı güzel sözcükler vardı. 

Bulundukları kasabaya yeni gelen bir Öğretmen Hanım’ın okuduğu şiiri hatırladı. Genç hanım öğrenci velilerinin evlerini ziyaret ederek kasabada olay yaratmıştı. Memleketlerinde ilk defa okumuş bir öğretmen hanım öğrencilerinin evlerini ziyaret ediyordu. Sıranın kendi evine gelmesini iple çekmişti. Öğretmen Hanım çantasından küçük bir hediye olarak bir kitabı kendisine uzattığında utancından kıpkırmızı olmuştu. “Ben okuma bilmem ki Hoca Hanım…” dediği anı hiç unutamamıştı. Keşke yer yarılsaydı da içine girseydi. 

Öğretmen hanım gülümseyerek; “Hiç dert etme, ben sana öğretirim o zaman okursun” demişti. Öğretmenin bu samimiyeti ve sıcaklığı onu etkilemişti. “O zaman ben rastgele bir sayfa açıp okuyayım sana bu kitaptan… Okuma yazmayı öğrendikten sonra da sen bana okursun” demişti. İşte o zaman bir sayfa açılmış ve oradan bir dörtlük okumuştu Öğretmen Hanım; “Ellerin, ellerin ve parmakların/ Bir nar çiçeğini eziyor gibi/ Ellerinden belli olur bir kadın/ Denizin dibinde geziyor gibi/ Ellerin, ellerin ve parmakların…” O dörtlüğü de zihninin bir köşesine yazmış ama üzerinde hiç düşünmemişti. Şimdi beni karşısında görünce o dörtlüğün ne anlama geldiğinin farkına varmıştı. Ellerinden belli olurdu bir kadın… Oysa onun parmakları kalın, çatlak ve içleri karaydı. Tıpkı hayatın ta kendisi gibi… Hele de evlendikten sonra hayatı da hep böyle hissetmiş ve bu duygularla yaşlanmıştı. 

Geceyi onun sevecen, sıcak ve sevgi dolu yüreğinin üzerinde geçirdim. Sabah uyanır uyanmaz ilk beni okşadı ve yüzüme bakarak gülümsedi. Ellerini yıkarken sabunun dahi incitmesine izin vermedi. Çocuklarını okula uğurladı. Sonra kocasının kahvaltısını hazırladı. İçinde tarifsiz bir sevinç ama bir o kadar da tarifsiz tedirginlik vardı. Gece boyunca eşinin beni parmaklarından çıkarmaması için dua etti. Adam kahvaltıda beni unutmuş gibiydi. Kadın buna sevindi. Kocası ne dediyse yaptı. Çayı doldurdu, ekmeği ısıttı, tuzu uzattı, biberi her zaman kocasının sevdiği kıvamda kızarttı (çok aşırı kızarmayacak ama çiğ de kalmayacak), domatesleri dilimledi, reçeli eşinin sağ eline en yakın olan noktaya yerleştirdi. Her şeyi ama her şeyi yaptı. Dile getirmediği tek dileği vardı aslında. Beni kendisinden ayırmak istemiyordu. Daha kocası ağzını açmadan söylemek istedi. “Bu benim olsun, ben de kalsın…” demek istedi ama söyleyemedi, söylemedi. 

Eşiyle aralarında konuşmak dertleşmek gibi bir adetleri yoktu. Bir görevi yerine getirmek üzere birleşen iki insan gibiydi birliktelikleri. Sabahları kahvaltısını hazırlayacak, akşama yemeğini hazır edecek, gece yatakta çok kısa bir süreliğine memnun edecek, çamaşırlarını bulaşıklarını yıkayacak, elbiselerini ütüleyecek ve çocuklarına bakacaktı. Birlikteliklerinin temelinde bu ödevler vardı. Bu görevlerden herhangi birinde aksama, gecikme ya da iptal olduğunda artık kocasının o günkü ruh haline göre ince ve alaylı bir azardan (“Akşama kadar evde boş boş oturuyorsun. Utanmadan bir de yapamadım diyorsun”) başlayıp sık olmasa da dayağa kadar varan hadiseler yaşanıyordu. Zorunlu olmadıkça konuşmazlardı bile… Gel gel, git git hepsi o kadardı…

Yıllardan beri aralarında oluşan diyalog bu yönde olduğu için şimdi de ağzını açıp tek kelime edemiyor ama kocasının bu alyansı istememesi için dua ediyordu. Aralarındaki buzdan oluşan bir duvar erimezdi belki ama o duvarın en tepesinde belki bir çatlak oluşabilirdi. İlk defa kendisini mutlu edebilirdi kocası. Bu bir fırsattı belki… Bakalım değerlendirebilecek miydi? Çaycı adam karnını doyurdu, peş peşe 4 dört bardak çay içti ve her zaman yaptığı gibi sofradan kalkarken kahvesini almak üzere koltuğuna geçti, televizyonu açtı. Sabah haberlerine daldı. Kadın kahvesini sundu kocasına. İstedi isteyecek diye kalbi heyecanla çarpıyordu. Hayırlısıyla bir evden dışarı çıksaydı rahat edecekti. Kahvenin üzerine suyunu da içtikten sonra evden çıkmak üzere kalktı. Kadın kocasının ceketini tuttu, hayırlı işler olsun dileğinde bulundu. Sona doğru gelinmişti. Adam evden çıkacak ve kadın huzura erecekti. Hiç olmazsa yirmi dört saat daha benimle birlikte geçirecekti. Kocası ayakkabılarını da giyindi, kapıyı gitmek için açtı ve karısının yüzüne bile bakmadan, tok bir sesle; “Akşam ki oyuncağı çıkar o parmağından” diyerek emretti…

Kadın önce başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetti. Korktuğu an gelmişti. Kocası her zamanki gibi emirle buyurmuştu… “Çıkar o parmağından…” Kelimeler yankılandı, yankılandı. Beynindeki her bir kıvrıma çarptı bu yankılanış. Freni patlamış bir arabanın sağa sola çarparak ilerlemesi gibiydi bu kelimeler. Kafası zonkladı, içi bulandı. İtiraz edecek oldu, bunun için kocasının gözlerini aradı. Yoktu. Adam yüzüne bile bakmadan kükremişti. Karşı durmanın anlamsızlığını gördü. Karşısı boştu. Önü boştu, kocaman bir boşluk vardı ve yürürse o boşluktan kendini aşağı bırakacaktı. Öyle yapmadı. İkiletmedi kocasının cümlesini… Öteki elinin parmakları usulca okşadı beni. Son kez. Sonra dudaklarına yaklaştırdı. Dudaklarının ıslaklığı değmeden önce gözlerinden süzülen bir damla yaş düştü tek taşıma. Bu ne yaman ayrılıktı böyle. Daha önceleri de belki sayısız parmağa konuk olmuş sonra da ayrılmıştım. Ama hiç böyle olmamıştım. O gözyaşı damlası onun yüreğinden benim içime aktı. Parlak taşımın her zerresi titredi. Dudaklarına değdirdiğinde ise yandım, yandım, yandım. Tek kelime dahi etmeden kocasına uzattı ve adam aynı hoyratlıkla beni dünkü çıkardığı cebine fırlattı sonra da kapıyı çarptı. 

Ertesi gün sarraflar çarşısının en güzide dükkânının camekânında en ön sırada yeni sahibimi beklerken, dükkana giren müşteriler ellerindeki gazetede fotoğrafı basılan kadını birbirlerine gösteriyorlardı. Ölü bir kadın vardı… Bu dün akşam beni kucağına misafir eden kadının ta kendisiydi. “Ölürken bir eline kuru bir narçiçeği almış, diğer eline ise çocuklarının kitaplarından koparttığı bir sayfa. Sayfadaki fotoğrafta sonsuzluğa uzanan kocaman bir deniz var… Ne oluyor bu kadınlara abiciğim? Yedikleri önünde, yemedikleri ardında… Akşama kadar kocaları dışarıda ekmek parası için çarpışıyor. Hanımlar gül gibi evlerinde otururlarken bir de kalkıp ne işler kafalarında kuruyorlar. Kudurmuş bunlar vallahi, bulmuş da bunamışlar diye bunlara derler işte… Utanmadan da eline kitap sayfası ve narçiçeği almış. O ne demekse? Aklınca bir şey diyor herhalde…” diyerek konuşuyorlardı alışveriş için kuyumcu dükkânına girenler…

Dondum, üşüdüm, ısındım, yandım. 

Karanlıklara gömüldüm. 

Sular altında yıllar yılı kaldığım süre içinde bile ne bu kadar üşüdüm ne de bu kadar karanlık gördüm. Işıltılı vitrinde, gösterişli bir koltukta lüks ampullerin aydınlattığı o ferah mekânda süzüldüm, küçüldüm, eridim, bittim. 

Nice karanlıklar var ki içinde bin aydınlıkta dahi bulunamayan bir huzur varmış. Bunca yıl sonra bunu anladım…