KARA ZİNDAN VE SİYAH BEYAZ FOTOĞRAF KARELERİ

Garip pencerecik, küçük, daracık;

Dünyaya kapalı, Allaha açık

Necip Fazıl

İçerisi olabildiğince karanlık. Tahminen üç metrelik duvarın tavanında bulunan avuç ayası kadar bir camdan, bulunduğum odanın ortasına sarı ışık akmakta. Süzülen bu ışığın derecesine bakılırsa gün ışığı olmadığını söylemek mümkün. Kaç gündür burada olduğumu bilmiyorum. Sabah ve akşam, gündüz ve gece bu odada kayıp. İlk geldiğim gün çabucak salıverileceğimi düşündüğümden gün hesabı yapmak aklımdan geçmedi ancak her geçen saniye bir yıl süresi kadar uzadığında, niçin daha önce gün saymadım diye pişman oldum. Gerçi saymaya kalksam da nasıl başaracaktım ya?! 

Belli saat aralıklarında olsa gerek içeriye üniformalı biri giriyor, elindeki bir tabak yemek ve bir parça ekmeği bırakıyor, çok geçmeden hiç dokunmadığım tabağı gelip tekrar geri götürüyordu. Bırakılan yemeklere asla dokunmuyordum. Bunun iki sebebi vardı; birincisi içine ne olduğu bilinmeyen şeyler katılarak ölüme terk edilebilirdiniz; ikincisi ise bir müddet sonra güçten, kuvvetten kesilerek şuurunuz kaybolduğunda sizi yalandan da olsa bu hücreden dışarı çıkarma olasılıkları vardı. Gerçi ikinci ihtimal benim açımdan her ne kadar tehlikeli olsa da aklıma başka bir şey gelmiyordu. Görevlinin yemek bıraktığı bu kısa görüşme esnasında adam tek kelime etmediği halde ben bağırarak bir yandan beni anlayıp anlamadığını öğrenmek istiyor, öte yandan kuru gürültü çıkarıp tehditler savurmanın çaresizliğime bir umut olacağını düşünüyordum. 

Yıllar önce okuduğum Oriana Fallaci’nin “Un uomo (A man)” kitabındaki kahraman aklıma geliyordu. Gerçek hayatta kısaca “Aleko” olarak bilinen kahramanı araştırmak için yollara düşen kadın yazar ona âşık oluyor ve eserini o aşkla dolu dolu yazıyordu. Kitabın kahramanı bir siyasi suçlu yerin altında kendisi için hazırlanan avuç içi kadar dar işkence odasında sürekli şiirler kendini diri tutuyordu. Bu şiirleri yazacak ne kalem ne de defteri vardı. Defter de kalem de zihninin tozlu raflarıydı. Yıllar sonra hapisten çıktığında ezbere bildiği tüm özgürlük şiirlerini kitap haline getirerek aklını hapishanenin duvarlarında ya da işkence odalarının soğuk betonlarında kalmaktan kurtarıyordu. 

Madem günleri takip edemiyordum o halde zihnimi canlı tutmak için Aleko’nun taktiğini uygulamaya sokmalıydım. Belki onun kadar uzun kalmayacaktım. Kendimi onunla niye benzeştirdiğimi anlamıyordum. Şiir aramızdaki tek ortak noktaydı tamam ama o kendi ülkesinde idi, ben yabancı bir ülkedeydim; o bir siyasi suçluydu, ben suçunun ne olduğunu dahi anlamadan içeri tıkılan bir insandım; o taşkın, hırslı ve kendi doğrularını dayatan bir adamdı, bense hayata dair tüm hırslarını elinin tersi ile gerisin geriye itmiş, sinirlerini aldırmış, doğruyu aramak için yola koyulmuş bir adamdım. İkimiz arasındaki yolların kesişme noktası Fallaci’nin kitabında tarif ettiği karanlık bir odada hapsediliyor olmamızdı. 

Her şey yarım asırdan fazladır ayakta duran işgalcilerin inşa ettiği, içinde soğuk beton duvarların, havasız bodrumlardan yükselen nem ve küfle karışık kokuların, kirli ama vakarlı duruş sergileyen tavanların, ömrümde gördüğüm en uzun yürüyen merdivenlerin; asık yüzlü adamların, aç ve sefil koşuşturan kalabalıkların, aşırı derecede makyajlı ama her halleri ile basitliği ve tiksintiyi çağrıştıran rüküş giyimli kadınların bulunduğu o metro istasyonunda başladı. Gördüğüm manzara beş duyumun beşini de harekete geçirmiş deliler gibi fotoğraf makinemin deklanşörüne basıyordum. Bir, üç, beş… Aradığım mekân burasıydı işte. Bana çok malzeme vardı burada. Böyle bir mekânda tüm duyularınız harekete geçmiş iken şair olmasanız bile şiir yazabilir, ressam olmasanız bile dillere destan resimler çizebilir ve içinizden gelen en yanık türküyü yüksek sesle söyleyebilirdiniz. Bense ne şiir yazdım, ne resim çizdim ne de türkü söyledim. Sağ işaret parmağım fotoğraf makinesinin deklanşörüne basarak bunların hepsini yapmaya yetiyordu. 

Çok geçmeden üniformalı iki hükümet görevlisi arkadan omzuma dokunmuş, anlamadığım dille bağırarak yüzüme karşı konuşuyorlardı. Ne konuştuklarını anlamıyordum ama iyi şeyler söylemedikleri kesindi. Sonrasında kolumdan tutarak adeta zorla dışarı çıkarıldım ve polis arabasına bindirildim. Ve beni buraya taşıyan bütün macera böylece başlamış oldu. Önce birileri bağırarak bir şeyler sordu, her seferinde “ne konuştuğunu anlamıyorum” dedim. Benim anlamadığımı anladıklarında ise gözlerinden alev, ağızlarından salyalar akıtarak daha da sinirleniyor bir başka arkadaşlarına bırakıyorlardı. Böylece kaç ekip değiştiler bilmiyordum ama sonunda dilimden anlayan birisi geldi. Önce beni anlayan birini bulduğum için sevinmiştim ama yüzündeki nefret çizgilerinin derinliğini sezdikten sonra işlerin tahminimden daha da zor olacağını anlamıştım. 

-       Niye fotoğraf çekiyorsun?

-       Fotoğraf çekmeyi seviyorum, benim işim gezmek, görmek ve fotoğraf çekmek…

-       Niye ağaç, çiçek, böcek çekmiyorsun o zaman?

-       İlgimi çekecek güzellikte çiçek ve böcekleriniz olmadığı için…

-       Kes! Başlatma senin ilginden şimdi! Fotoğraf makinen ağzına kadar sefil, aç ve çıplak aşağılık yaratıklar ve de çöplük manzaraları ile dolu. Sen kimi kandırdığını zannediyorsun?

-       Kimseyi kandırmaya çalışmıyorum. Sadece doğrunun izini sürerken ilgimi çeken karelerle ilgileniyorum.

Söylediği gerçekten doğru muydu? Aç, aciz, sefil, çıplak, yalın ayak, perişan, çelimsiz, zayıf, ürkek, korkak, tedirgin o kadar çok insan vardı ki hemen hepsi çektiğim karelerden birinin konuğu olabilir miydi? Niçin hep onlarla ilgilenmiştim? Ağaç, böcek, kuş dururken yeni geldiğim, yabancısı olduğum bu memleketin her caddesinde, sokağında, köşesinde adı anılan liderin ışıklı fotoğraflarının altındaki bu sefalet neden ilgimi çekiyordu? Ben “niçin olduğunu” biliyordum, biliyordum da suçsuz olduğuma ve hiçbir art niyet taşımadığıma bu Allah’ın dil bilmez, laftan anlamaz adamlarına nasıl inandırmalıydım?

Aslında bütün hikaye “niçin olduğunu” bildiğimde gizli. 

Benim bundan önceki hayat öykümü dolduran ve bundan sonra da dolduracak olan “gizemin” peşinde koşuyor olmanın faturası bu kez özgürlüğümün suçsuz yere kısıtlanması olarak karşıma çıkıyordu.

Bu gizemi çok yıllar önce fark ettim. Bir sabah uyandığımda “nasıl ki güneş her sabah yepyeni bir tazelik ve güzellikle doğuyor, ben de bugünün seherinde yeniden doğmalıyım” dedim. Yeniden doğuşun arefesinde bitmek tükenmek bilmeyen dosyalarım, saatlerce üzerinde çalıştığım evraklarım, uzayıp giden telefon, elektrik, ev, taşıt ve vergi faturalarım olmamalıydı. Her sabah işe yetişmek için boğuştuğum trafik, kirli gri bir tonda gökyüzü, kalabalıklar, kornalar, bağrışmalar olmamalıydı. Gergin suratlar, ütülü pantolon ve kravatlı adamlar, adamların içlerine çöreklenmiş bir ur gibi her geçen gün irileşen hırsları, ihtirasları ve kanaatten yoksun ruhları olmamalıydı. Hatta kaldırımlarında yürüdüğüm ışıltılı caddeler, vitrinler, rengarenk alış veriş merkezleri, son model arabaların dolaştığı sokaklarda buna dâhil. 

O sabah uyandığımda elimin tersi ile tamamını ittim. İşyerinden ayrılacağımı yazılı bir metinle çalışanlarıma duyurdum, adıma düzenlenmiş bütün faturaların iptali için bir müdür tayin ettim, şahsıma kayıtlı menkul ya da gayrimenkul ne kadar fazlalık varsa eşimin ve çocukların üzerine aktardım. Bugüne kadar çalışıp çabalayıp elde ettiğim ve sırtıma yüklediğim aklınıza gelen her ne var ise hepsinden kurtuldum. Babadan miras kalan yıllardan beri uğramaya fırsat bulamadığım, içinde mutlu günlerim ve anılarımın saklı olduğu köyümüzdeki evime, bahçeme kendimi kapattım. Giderayak bu yeni halime bir anlam veremeyen, şaşkınlık içinde ama üzerine tapulanan malların sevincini gizlemekten bile yoksun eşime, gelmeyeceğini bile bile benimle böyle bir maceraya katılmasını istedim. Reddettiğinde sevindim. Bu benim yolculuğumdu ve bu yolculuk için tek kişilik bilet vardı. 

Arkamdan çok şeyler söylediklerini tahmin etmek zor olmadı. Birkaç ay sonra halimi merak edip ziyaretime gelme zahmetinde bulunan bir iki dostumdan da aklıma gelmeyen ama insanların ağzına dolanan benimle ilgili hikayeleri dinledim. Çokları delirmiş olduğumu düşünüyordu. Ancak aklını yitirmiş adamın yapacağı bir işti bu. Hele de böyle bir zamanda, babanın oğla, oğlun babaya kazık attığı, her şeyin parayla ölçülüp değer biçildiği bir zamanda, varlıklı bir insanın son kuruşuna kadar her şeyini terk etmesi ancak aklın bedeni terk etmesinden sonra mümkün olabilirdi. Bunun dışında kendimi dine vermiş olabileceğim, dindar sofu takımı arasına karışacağım, eski sevgilime ulaşmak için aşk acısıyla köye yeniden döndüğüm, metresimle hayat sürebilmek için vicdan azabı içinde her şeyimi eşime bağışladığım, daha ince hesaplar yaparak eşimin ve çocuklarımın üzerinden vergi kaçırdığım ve aslında perde arkasından her şeyi aynen yönettiğim ya da rakiplerimi şaşırtmak ve daha büyük bir ticari hamle yapmak üzere harekete geçtiğim gibi pek çok hikaye hakkımda konuşulmuştu.

Bir gün çocukluk zamanlarımda en yakın arkadaşım olan ve bütün ömrünü köyde geçiren dostum beni ziyarete gelip “niçin” diye sorduğunda; 

“Hayatta tatmadığım hiçbir zevk kalmadı. Çok büyük işler kurdum, büyük paralar kazandım, unvan elde ettim, kadınlarla yattım, billur kadehlerde sunulan içkilerden yudumladım, evlendim, çocuklarım da oldu. Şan, şöhret, makam para, kadın ve içki. Hepsinden tattım. Merak edip de tadına bakmadığım yahut elde edemediğim hiçbir lezzet kalmadı. Sonra geriye dönüp kalbime baktığımda kocaman bir karanlık ve içi boş bir çukur gördüm. Herkes bu hayata bir defa geliyordu ama ben kendimi orada öldürdüm ve yeniden dirilerek dünyaya ikinci kez gelmeye karar verdim. Lakin kader bana bu ikinci dirilişimde ilki kadar cömert davranmadı. Biraz daha yaşlı, saçında yer yer akları olan, alnında çizgileri karşıdan fark edilen, gözaltlarım kırışık olarak doğmama izin verdi. Olsun, yeniden dirilmek için kabulümdür dedim. Tereddütsüz kabul ettim.  Şimdi benden yeni bir “ben” diriltmenin sancısındayım. Bu yüzden önce topraktan, ilk doğdum yerden, çocukluğumun geçtiği bahçelerden, koklamaya doyamadığım kırmızı güllerden, peygamber çiçeğinden, akasyalardan, papatyalardan, iğdelerden, üzüm bağlarından, ayva ve nar ağaçlarından ve senin gibi güzel dostlarımdan başlamak istedim” dediğimi hatırlıyorum.

Yeniden diriliş yolundaki sürecimin sancıları birkaç yıl sürdü. Gündüzleri şafak atmadan erkenden uyanıyor, kapımızın önündeki çeşmeden akan suyla aklanıyor, babamın gözyaşları içinde uykusuz geceler geçirdiği yün seccadenin üzerinde arınıyor ve bahçeyi sulamakla başlıyordum. Saat dokuza doğru kısa bir kahvaltı molası veriyor, kahvaltıda kendi bahçemden topladığım zeytin, domates ve salatalık tüketiyor ardından dünyadan haber almak için evimizde yıllardan beri duvarda asılı duran sandık şeklindeki kocaman radyoyu açıyordum. Sonrasında ağaçlar ve güllerin sulanması, bahçe temizliği, arıların bakımı ve yanımdan hiç ayrılmayan küçük köpeğimle ilgileniyordum. Akşamları elektrik olduğu halde yakmıyor, gaz lambasını açarak karanlığın ortasında asılı duran lambaları, yıldızları seyrederek tabiri caiz ise kendimi şarj ediyordum. Bahçeden elde ettiğim mahsulleri ucuz pahalı demeden köylülere satıyor, nafakamı çıkarıyor ve zorunlu kalmadıkça bir iki arkadaş dışında hiç kimse ile görüşmüyordum.

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları böylece kovaladı. Eşim ve çocuklarım bu yeni yaşam tarzıma alıştılar. Önceleri sık ama giderek azalan bir seyir içinde ziyaretime geldiler. İş arkadaşlarım uydurdukları efsanelerin hepsinin boş çıktığını görerek topluca “cinnet öncesi bir hal” içinde olduğum konusunda fikir birliği ettiler ve ben yine bir sabah uyanarak üçüncü yeni bir dirilişi başlattım. Kendimi görmüştüm, sınırlarımı biliyordum, kalbimde tarafımdan bilinmeyen en küçük bir nokta dahi kalmamıştı. Kendimi tanıyordum artık. Doğruyu ve huzuru şimdi başka gönüllerde aramam gerektiğini düşünüyor ve şimdi kalbimi başkaları ile paylaşmak istiyordum. Beş yıllık bu durulma sürecinin ardından gelen sabahta şehre inerek kendime en yenisinden kaliteli bir fotoğraf makinesi aldım. Sonra çektim, çektim, çektim. Çektiklerimin bir kısmını kaydetmek için bilgisayar ve harici bellek aldım, diğer bir kısmını ise bastırarak benimle birlikte her gittiğim diyarlara götürdüm. Memleketi baştanbaşa dolaştım ve fotoğraflarla belgedim. Yetmedi, ülke ülke gezmeye başladım. Her gittiğim ülkede karşılaştığım insan ve doğa manzaraları ile yeniden dirildim, tazelendim, her gün diri kaldım. Çekip de baskı yaptırdığım fotoğrafların bir kısmını satarak geçimimi sağladım, çoğunu yeni memleketteki tanıştığım güzel insanlara hediye ettim.

Ta ki kader beni işgali altında yıllarca kaldıktan sonra sözde özgürlüğüne kavuşmuş bu ülkeye çağırıncaya kadar hürdüm ve hür dolaştım. İçinde insanların birbirlerine zulmettikleri; azınlıktaki zenginler ile çoğunluğu oluşturan kalabalık sefillerin bir arada yaşadıkları; her doğan günün herkese ama herkese korku, acizlik ve sefaleti hatırlattığı; rüşvet ve haksızlığın vicdanı kanattığı; servet ve gösterişe duyulan arzunun bir kor gibi yürekleri dağladığı bu memlekette yüreğimin sesini dinledim. Açlar ve sefillerin yaşadığı varoşlarda ev tuttum. Onların fotoğraflarını çektim. 

Suçum bu. 

Bir avuç mutlu azınlığın hürriyetimi yeniden bana vereceğini umuyorum. 

Fotoğraf çekmek burada yasak öğrendim. 

Suçsuzum! 

Sizi içinde yaşadığınız zulüm, rüşvet ve haksızlıkla baş başa bırakıp kendi hayat yolculuğuma yeniden döneceğim. 

Söz! 

Sizin ülkenizde bir daha fotoğraf çekmeyeceğim!!!