KARDA KANAYAN GÖLGELER

Kar yağıyor karanlıklara

  Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum

               Nazım Hikmet

Ia.

bir dost belki de en çok ağrıyan yanımdır

kanar kalbim dudaklarından dökülen kelimelerle…

-Alo, dostum nasılsın? 

- Şükürler olsun. Sen?

- İyiyim. Artık dayanamayıp söyleyeceğim. Nice zamandır yazdıklarını takip ediyorum. Hep kadeh, hep şarap! Ben kristal kadehimi taşa çaldım, parçaladım. Şarabım yeryüzünün damarlarına karıştı, aktı gitti. Şarapla işim kalmadı. Bugünden sonra ne aydınlık avuçlarda dolaşan kadeh ne de ergen dimağlarına lezzet salan şarap umurumda! Sen bana “Saki”yi yaz! Benim derdimin dermanı “Saki”dedir. Şarap ve kadeh heyuladır. Biri toprağın zerrelerine öteki azgın nehirlerin damlalarına karışıp gitti. Şimdi “Saki” nerededir? Kimdir? Onu bana yaz çünkü benim işim onunladır.

Dışarıda bir yaz yağmuru. Haziranın başında, güneşli bir havanın tam ortasında, ansızın bastıran ve sicim gibi aralıksız yağan yağmurun damlalarına ruhum karışıp akarken telefonun sesi ile irkildim. Derin bir uykudan ansızın uyandırılınca kalbiniz nasıl çarparsa öyle bir çarpıntı yüreğimde hissettim. Ben o gürültülü sese alışıncaya kadar telefon üst üste çaldı. Yüreğim korku ve heyecanı alt etmeyi başardığında ahizeyi kaldırdım ve bir dostun sesi ile adeta uykumdan uyandım. Bana “Saki kimdir?” diyordu. Saki’den haber soruyordu.

Ib.

kokum 

her tren garından 

şehrin damarlarına akan 

kar sularına karışık dostlar…

Dışarıda alabildiğine kar. Şubatın başında, ayaz bir gecenin tam ortasında, yarımında, yarımından biraz sonra iki buçuğunda, günlerdir yağan kara adımlarımla iz bırakıyorum. Burnumda kar kokusu, kalbimde kar korkusu var. Her kış ayında kar korku ile gelir benim yaşadığım topraklara. Her çocuk kar korkusu ile büyür. Kar hikâyeleri anlatılır, kar ağıtları

yakılır bu kasabada. En çok karlı pekmezi sever çocuklar. Bahara yakın aylarda kar taneleri donup diri diri olduğunda, en yüksek tepedeki kayabaşından kaplara doldurulan karın üzerine gezdirilen pekmeze banar çocuklar burada. Çocuklar lastikler üzerinde kaymak, buz tutan toprak tepelerden aşağı yuvarlanmak, kardan adam yapmak, damların üzerinde kartopu oynamak dışında analarının babalarının yüzlerindeki kış korkusu ile tanırlar karı. 

Karın bir adı karanlık, bir adı keder, bir adı ulaşılmazlıktır taşrada. Kar yağdıktan kısa bir süre sonra kasaba ve köyler ile karayolu bağlantısı kesilir, elektrikler kesilir, sular donar, eşyalar donar, tabiat donar. Yüzler kaskatı kesilir, suratlar asılır, insanlar donar, yürekler üşür. Tanrı sizinle tabiatı kucak kucağa oturtur ve adeta size sorar: “Benden başka sığınacak hangi kapınız var?” Siz Tanrıyı daha bir yakın bulursunuz kendinize. Size Tanrıdan başka kimse ulaşamaz, ulaşılamaz olursunuz kardan sonra…

İşte tam böyle zamanlarda sizi dış dünyaya bağlayan, karın beyazlığıyla kararttığı dünyanızı, kara cüssesi ile apaydınlık kılan trenler kavuşur imdadınıza uzaklardan, uzak karlı yollardan. Yorgun argın gelir kara tren. Belli ki çok uzaklardan gelir. Karlı dağları aşar, kara karşı dimdik ayakta durur ve elir. Geç gelir ama olsun yine de gelir. Sizi Tanrıdan sonra ilk hatırlayan o olur, sizi hayata bağlayan damar olur. Geç gelir; gece yarısını biraz geçe ile gün ağarıp öğlen vaktine kadar olan bir zaman içinde gelir. Geliş saati budur. Hep geleceği bir saat vardır, söylenir ama kimse bilmez ne zaman geleceğini çünkü o karlı yollardan gelir. Arada bir istasyon görevlilerinin sıcacık odalarından çıkıp “yaklaşık bir saat sonra burada olur” deme zahmetlerinin üzerinden saatler saatler akar ve tren öyle gelir.

Gece ayaz, yarı ışık, yarı karanlık. Yanımda annem var, babam var. Ben çocuğum ama benim de gözlerimde kar korkusu var. Karda ilk izi biz bırakarak yürüyoruz. Kar benim boylarımda, ellerimle adım atacak yer açarak yürüyorum. Bazen de babamın arkasına geçip onun açtığı yoldan iz sürüyorum. Annemin elini tutuyorum çünkü babamın her iki elinde valiz var. Annemin eli sıcak. Kar onun elini üşütmüyor, ben onun elini tutunca üşümüyorum. Ben eldivenli ellerimi ceplerime soksam bile üşüyorum, annemin eli beni üşütmüyor. Babamın kalpağında taze, bıyıklarında ise donmuş kar var. Annemin de kirpikleri kardan. Koltuğumun altında kalın küçük bir sopa taşıyorum. Bir masalda dinlemiştim; karlı havalarda kurtlar ve köpekler aç kalınca insanlara saldırıyorlar diye. O sopa kurtlar ve köpekler için. Yol uzun, vasıta yok, olsa da kar yolları kapatmış, bizi dış dünyaya bağlayacak yalnızca kara tren var ve onu karşılamaya gidiyoruz hep beraber. Gölgelerimiz ay ışığından akıyor kara. Karda yürüyen ikisi büyük biri küçük üç gölge. Karda kanayan gölgeler bunlar. Dışarı ıssız ve sessiz ama gölgeler kanıyor, karın üzerinden tren garına, sabır pınarına, umut dağına. 

Uzun yolculuğun ardından tren garına girdiğimizde içimizi bir ferahlık kaplıyor. Şükürler olsun ışığa erdik diyoruz. İstasyonda elektrikler kesik ama trenci amcalar ellerinde gaz lambaları ve fanuslarla aydınlatıyorlar etrafı. İstasyonun içinde yığınla insan, kalabalıklar. Bilet kuyruğu. Ben babamın elini tutup kuyruğa giriyorum. Sonra sıkılınca, sıradan çıkıp ateş gibi yanan ama bir türlü içeriyi ısıtmayan kalorifer peteklerine gidiyorum. Borulara dokunuyorum. İstasyonun her yanı siyah, her yanı kara, is. Nereye dokunsam elimde kocaman bir siyahlık ve paslı metal kokusu. Ben bu kokuyu çok iyi biliyorum. İstasyonların kendine özel bir kokusu bu. Yaz aylarında güneşin parlattığı raylardan ayrı bir koku, kış aylarında donmuş kar altındaki demir yığınlarından daha farklı bir koku yayılır. Sonra her tren kendi kokusunu taşır, istasyonun kokusuna karıştırır. Elbette kokuları dışında sesleri de farklıdır istasyonların. Adım başı tak, tuk, pat, tıs, tıs diye sesler duyarsınız. Her biri ayrı bir makineden çıkar ve onlarında ayrı ayrı kokuları olur. 

Hemen her zaman babamı tanıyan bir trenci amca çıkar. Binbir rica ile babamı ve tabi bizi odalarına götürmeye ikna ederler. Aslında gitmek istemez babam. Niçin gitmek istemediğini anlamam ama ben isterim. Çünkü içeride kor gibi kömür sobası yanar. Trenci amcaların odası sımsıcaktır. Arada bir içini demir şişle karıştırıp odun ve kömür yeniden attıklarında soba bir kırmızı akkor olur yanar durur karanlığın ortasında. Kahverengi sobanın kırmızı ışıltısının büyüsü sarar beni. O ışığa bakar saatlerce seyre dalarım. Kırmızı alev, kırmızı soba, kırmızı eller ve yanaklar. Sonra nasıl olur bilmem tatlı bir uyku sarar bedenimi, benim için iki üç sandalye birleştirilir, üzerine bir battaniye serilir ve bir de elbiselerden yastık yapılır. Trenci amcalar kendi battaniyelerinden örterler üzerime ve o tatlı uyku başlar… Kırmızılar, gül bahçeleri, annemin yanakları, babaannemin avuçları, dedemin secdeye vardığında yere sürülen sakalları, köyümüzdeki bahçemizin incir ağaçları, kiraz ağaçları, kırmızı ve sarı gül yaprakları, koyu yeşil karadut yaprakları, böğürtlen taneleri, hasavanlara dökülen dut taneleri rüyalarıma gelir. Rüyalarımda terim kar sularına karışır, kar sularıyla uzaklara taşınır kokum. 

Uyandığımda gün çoktan ağarmış olur. Annem babam başımda. Saçlarımı okşarlar. Nerede olduğumu anlamaya çalışırım önce. Alev alev yanan soba bana nerede olduğumu çabucak hatırlatır. Tren gelmemiştir daha. Kar hafiflemiştir. Trenin gelmesine yaklaşık bir saat vardır masalı. Tren gelecektir, o umuttur, bizi sevdiklerimize, başkalarına, medeniyet dediğimiz o gürültülü, ışıltılı ve kabaran kalabalıklara ulaştıracaktır. Tren bizim için umuttur. Buradaki herkes için umuttur. Hastalar doktora, hastaneye kavuşacaktır. Gebe kadınlar huzur ve güven içinde doğuracakları doğumevlerine ulaşacaktır. Ekmek, birkaç gün öncesinde çıkan gazete, kuru gıda, salça ve margarin trenle birlikte gelecektir. Trenle birlikte gidecek insanlar bu kasabadan tayinlerini yaptırmaya. Trenle birlikte yola çıkacak gencecik fidanlar okumak için. Analar tren gidince el sallayacaklar, ağlayacaklar ama umuda yürüyüş olduğunu bildikleri için ayrılık acılarını içlerine gömecekler. Ve bitmeyen her kış korkulu bir düş ırmağı gibi damarlarımızda bir müddet dolaştıktan sonra bizi usul usul terk edecek. Ben o trenle birlikte umuda gideceğim. Yanımda annem ve babam var. Bu kasabaya döneceğim belki, belki kış ve kar yine geri gelecek ama ben her kışla gönlüme yağan karların arasından süzüle süzüle içime akan o kara tren umudunu taşıyacağım, o yorgun treni bekleyeceğim.

Ic.

ben gölgemi yitirdim sanıyordum

çok sonra fark ettim ki ışıksızım

Şimdi dostum bana “Saki”yi sorma. Saki o tren garındaki çocuktur. O masum çocuğun kalbindeki umuttur. Göğe ulaşan duası, haykırışıdır. Gözleridir yarınlara bakan. Dudaklarıdır dualarıyla içimizin dört köşesini süsleyen, bezeyen. Sen bana Saki’yi soruyorsun ya, ben Saki’yi o çocuğun karda yürürken ayakkabılarından çıkarttığı seste duydum. Karanlığı yırtan kutlu bir nefeste ve duruşundaki vakarı sergileyen siste gördüm. Saki o çocuğun kardaki kanayan gölgesinde, karda bıraktığı ayak izlerinde vardı. Tren garına doğru sessizliği ve karanlığı adımlayan babanın bıyıklarında donan karda, güneşi bile içinde eritecek kadar sıcak bakışları olan annenin kirpiklerinde O’na şahit oldum. 

Ben Saki’yi, sana onu aratan kalbinde gördüm. Saki senin içinde, damarlarındaki kanda, gözlerindeki ışıkta, bileğindeki güçte. Sen onu aradıkça sana doğru koşup durmakta. 

Saki senin ansızın çaldırdığın telefon sesinde. Serzenişinde. Haykırışında. Ağlayışında. “Neredesin ey Saki?” diye karlı dağlardan kopan çığ gibi büyüyen çığlığında.

Saki sen olmuşsun da haberin yok be dostum!