KUŞLARLA AYİN

Gül alırlar, gül satarlar

Gülden terazi tutarlar

Gülü gül ile tartarlar

Çarşı pazarı güldür gül

Nesimi

Heyecan ve gerginlik içinde bekliyorum. Niçin geldiğimi, ne konuşacağımı ben de bilmiyorum. Belki gelmemem gerekirdi. Bilmiyorum. İlk defa böylesine tedbirsiz davrandığımı hatırlıyorum. Düşünün; akşamın dar bir vaktinde cep telefonunuz çalıyor, hiç tanımadığınız bir insan sizi bir adreste beklediğini ve konuşmak istediğini söylüyor, siz daha sebebini soramadan karşınızdaki kişi telefonu kapatıyor, elinizdeki adres bilgisi ve tonlarca merakla öylece ortada kalıyorsunuz. Ne yapardınız? Bu soruyu bana normal bir zamanda sorsanız “dikkate almazdım” derdim, güler geçerdim. Niçin geldim o halde? Bilmiyorum. Telefonda o konuşurken adresi niçin not ettiğimi de bilmiyorum. Adresi aldıktan sonra yığınla soru dolaştı kafamda. Telefonumda numarası gözükmediği için konuştuğum kişiyi arayamadım. Ertesi günü iple çektim ve son sürat randevu saatine yetiştim.

Kalabalık bir çalışma ofisinin içinden geçerek başvurmamı istediği ofise ulaştım. Kapıyı açtığımda masada oturan genç sekreter bayan beni tanıyor da bekliyormuş gibi hızla ayağa kalktı ve derin bir saygı ve alaka ile “siz şu odaya buyurun efendim!” diyerek yol gösterdi. İç odaya geçince oturacağım koltuğu eliyle göstererek nezaketen “buyurun lütfen” dedi ve ardından “bir şey içmek ister misiniz?” diye sordu. “Hayır!” dedim biraz yüksek sesle. Hiç tanımadığım insanların ikramını kabul edecek kadar da kendimi kaybetmedim. Gülümsedi ve anlayışla karşıladığını bildiren bir bakış fırlattıktan sonra ağır adımlarla geri geri çıkarak kapıyı usulca kapattı. Sanırım tedirginliğimi anlamış olacak ki kapının açık olduğunu belirtmek ve beni rahatlatmak maksadı ile kapı kapanır kapanmaz yeniden aralayıp “affedersiniz, bir emriniz olursa lütfen çekinmeyiniz!” diyerek aynı nezaket ve yavaşlıkta kapıyı bir kez daha kapadı ve işte şimdi buradayım. Bir müddet bekledikten sonra gerginliğimin geçtiğini ve rahatladığımı hissettim. Görüşeceğim kişinin o bayan olmadığını anladım ve bir yandan da etrafımla ilgilenmeye başladım. 

Yaklaşık elli metrekarelik bir çalışma ofisi ve oldukça güzel döşenmiş. Daha kapıdan girişte bir gül kokusu çarpıyor insanı. Ofis bembeyaz, beyazlar içinde. Çok şık ve modern tasarımlı beyaz deri koltuklar misafirler için özenle yerleştirilmiş. Koltukların tam karşısında bembeyaz parlak bir masa özel mermerden yapılmış olsa gerek ve masanın arkasında biraz daha geniş yine beyaz deri ile kaplı gösterişli bir koltuk var. Masanın üzerinde ise billur kristalden bir küçük vazo, içi yarıya kadar su ile dolu ve vazonun içinde tek bir kırmızı gonca gül. Yapma çiçek mi diye gayri ihtiyari eğilip kokladım. Mis gibi gül kokuyor. Ama bu kadar küçük bir gül koskoca odayı nasıl böylesine güzel kokutabilir? Etrafıma baktığımda başka hiçbir yerde gül göremedim. Taban ise yine bembeyaz ama biraz alacalı bir mermer ve mermerin üzerinde koltukların arasına yerleştirilmiş oldukça kaliteli olduğu her halinden anlaşılan üzerinde desen olmayan çok güzel bir halı ile döşenmiş. Oturduğum koltuğun arkası boydan boya camla kaplı ve camı yarıya kadar açık olan oldukça süslü beyaz tül perde kapatıyor.

Camdaki açıklıktan dışarı baktığınızda tam karşınızda kocaman bir çınar ağacını görüyorsunuz. Ağacın dalları oturduğum odanın yüksekliği boyunca var ve dalların tamamında çok sık aralarla sıralanan serçeler toplanmış. Hep bir ağızdan topluca söyleşiyorlar. Bir bayram kavuşması gibi çığlık çığlığa seslenip topluca aralarında bir ritim

oluşturuyorlar. Dikkatli bakıldığında kuşlar kendilerinden geçmiş ayinde gibiler aslında. Bu kadar çok kuşu bir arada en son çocukluk günlerimden hatırlıyorum. Gökyüzünü binalar bize dar etmeden önceleri idi, kuşlar o vakit sürüler halinde uçarlar, değişik akrobasik hareketler yaparak geometrik şekiller gökyüzünde çizer sonra da daldan dala topluca konarak aynı ritmi orada tuttururlardı. 

Oturduğum koltuğun tam karşısında bembeyaz bir duvar ve duvarın üzerinde yaklaşık bir metrekarelik etrafı altın sarısı ve işlemeli bir tablo duruyor. Her nasıl yerleştirilmişse, tablodaki figürlerin derinlik hissi vererek tasarlandıklarını gördüm. Tabloda beyaz kare bir masa, masanın üzerinde içi yarıya kadar dolu olduğu fark edilebilen kristal bir kâse ve masanın etrafına oturmuş üç insan vardı. Tam karşıma doğru oturan beyaz sakallı yaşlı bir adam, masanın sağ yanında yaşı ellinin üzerinde olduğu anlaşılan biri bayan diğeri erkek iki insan resmi vardı. Derinlik hissi verilerek tasarlanmış olan tablonun nasıl yapıldığını anlamaya çalışırken masanın ortasındaki kristal kaseye gözüm odaklandı. Bir müddet sonra tablo büyüdü, büyüdü, büyüdü… 

Şaşırdım kaldım. Çok geçmeden tüm duvarı kaplayacak kadar genişledi ve önündeki cam perde adeta eriyip yere doğru akarak tablonun zeminini daha parlak hale getirdi. Korku ve heyecandan dilim damağım kurumuş, avuçlarımın içi terden sırılsıklam olmuştu. İkinci bir kapı açılmıştı bana ve masanın etrafındakiler gerçeğin ta kendisiydi. Bu bir davetti aslında ve konuk olan bendim. Yapacak bir şey yoktu. Bedenim her ne kadar gitmeyi reddetse bile içimdeki bir güç beni hareket etmeye zorladı ve kalkıp masadakilere doğru yürüdüm. Karşımdaki yaşlı amca tebessüm etti; “buyur evlat otur bakalım” dedi. 

Kalbim duracak gibi hissettim. Nereye geldiğimi, tablonun nasıl canlandığını, resimlerin nasıl konuştuğunu anlamaya imkân yok ancak korkunun da bir faydası yok. “Buyurun, ne söylemek istiyorsunuz?” dedim. Ortada duran kristal kaseye bakarak, mütebessim ve yumuşak bir sesle; “Şu kasenin içindekinden her birimiz bir yudum içeceğiz ve bu içeceğin ne olduğu konusunda bir yorum yapacağız, en son da sen içeceksin” dedi. “Hayır” demeye imkân vermeden uzanıp “bismillah” diyerek bir yudum içti, kalın dudaklarını birbirine birkaç kez dokundurduktan sonra anlatmaya başladı:

“Bu şaraptır. Rengi, kokusu, tadı, tadındaki o hafiflik ve lezzet. Bu şaraptır eminim çünkü daha önce de tattım bu lezzetten. İki nur yüzlü adam altın bir tepsi içindeki billur kadehlerle sunmuşlardı bana. Bu “Tesnim pınarı”ndan dediler ve “seyrini eylediğin mekana varıncaya kadar ki istirahatgahında şimdilik bunları tat, bu ve bunun gibi daha nice lezzet seni beklemekte” diyerek eklediler. 

İlk içtiğimde yeryüzünde böyle mükemmel bir tat, böyle unutulmaz bir lezzet tatmadım demiştim. Bu şarap ki yalnız âşıkların dimağına layıktır. Bu şaraptan içen aşk sarhoşu olur ve yalnızca aşktan sarhoş olanlara bu şarap ikram edilir. O sarhoşlukta keder ve sevinç kardeştir, yan yana yaşayan iki uysal koyun gibidir; fakirlik ve zenginlik yan yana duran iki parmak gibidir, birbirinden ayırt edebilirsin ama birini ötekinden beri sayamazsın; padişahlıkla berduşluk, makam ve şöhret ile sıradanlık, hastalık ile sağlık ve dahi dünya ile ahret yani hayat ile ölüm birdir, bir’in bütünleyicisi tamamlayıcısıdır. Aşk şarabını tadana ne dünyanın nimetleri ne de cennetin güzellikleri kâfi gelir. Maşukun kalbine bir kıvılcım düşmeye görsün, o alev sonra tüm bedeni eritir, yakar, kül eder ve külleri aşk denizine savrulur. O denizde her bir damla bin gözyaşından oluşur. O şarabın mayasında ise bu gözyaşı vardır.” 

Son cümlesinden sonra yüzündeki tebessüm alnının tüm çizgilerine dağıldı. Yavaşça başını sağ yanına oturan kadına çevirerek “şimdi sen tat bakalım kızım” dedi. Kadın konuşmalardan etkilenmiş olacak ki; o da ciddi bir merasim havası takınarak usulca eğilip kâseden bir yudum aldı ve başladı konuşmaya: 

“Ben gül şerbeti tadı aldım. Kokusu, lezzeti bana gül bahçelerinden derlenmiş ve taze hazırlanmış gül şerbetini hatırlattı. Gül şerbetini ancak içi dışı gül olanlar bilir. Onlar bir gül olarak doğarlar, gül bahçesinde yetişir, serpilirler. Gül okurlar, gül yazarlar. Halleri güldendir, sohbetleri de gülden. Hani o şairin dediği güller var ya: “gül alırlar gül satarlar/gül ile gülü tartarlar/ gülden terazi yaparlar”. Tıpkı onun gibi her halleri gül üzeredir. Yedikleri gül reçeli, içtikleri gül şerbeti, mekanları gül bahçesi, kokuları gül kokusu, yanakları gül kırmızısı, avuçları gül yarası, ilaçları gül yağı, sineleri güllük gülistanlıktır. Bu kâsedeki içecekten tadanların kendisi güldür, etrafına güller ve gülücükler saçar, gülden başka sermaye edinmezler. Öyle sanıyorum ki sermayesi gül olanların karları da güldür ve bu şerbetten tatmak ancak kendisi de gül olanlara nasip olur” 

Gerginliğim kalmamıştı. Bu muhabbeti sevmiştim ve hatta üçüncü şahsın ne diyeceğini merakla bekledim. O da diğerleri gibi kâseden bir yudum aldı ve anlatmaya başladı: 

“Bu içecek lezzet olarak nar suyudur lakin narın içinde bu kadar tatlı şerbet olmasa gerek. Bal ile karışık nar suyu desem daha doğru olacak. Öyle bir içecektir ki bazıları onu sadece nar suyu bazıları ile bal şerbeti zanneder. Oysa her ikisini tadabilmek çok az insana nasiptir. Nar suyu ilim pınarından akar. İlim ile zihinleri dolu olanlar ondaki o ekşimsi lezzeti tadarlar. Bal şerbeti tadı ise gönül pınarından gelir. Gönül pınarından beslenenler balın tadını ve lezzetini fark edebilir. Eğer kişi gönlünü bal pınarına dayar da ilim çeşmesinden zihnini doldurur ise her iki lezzetin de sırrına vakıf olur. Bu içeceğin tadına bakıp da her iki lezzeti bulana ne mutlu”

Yaşlı adam sonra gülen yüzünü bana çevirdi. Az önce olan rahatlığım yerini endişeye bıraktı. Benim de tatmamı isteyecekti. Bakışlarından anladım. Onun söylemesine fırsat vermeden bir yudum aldım. Sonu misk olan, karışımı tensimden, mühürlü, katıksız bir şarap diye anlatılan bu olsa gerek… ,

Tadının tam olarak nasıl olduğunu anlamaya çalışıyor, söyleyecek sözcükleri zihnimde sıralıyordum ki; “Evlat sen yorumunu kendine bırak, tattığın ve hissettiğin gibi yaşa” diyerek beni rahatlattı. 

Ayrılık vaktinin geldiğini anlamıştım. Usulca aralarından süzüldüm ve koltuğuma geçtim. Az önce görüşme yaptığım duvarın içindeki salon küçüldü, küçüldü, küçüldü… Duvarda o eski tablo kaldı. İçimdeki huzuru iliklerime kadar hissederken az önce beklediğim beyazlar ve gül kokuları ile süslü odayı terk ettiğimde niçin çağrıldığımı ve ne yapmam gerektiğini anlamıştım. İhtiyarın dediği gibi şimdi vakit; hissettiğim gibi yaşama vakti….