DEVERAN

                                                     

                                                       -1999 depreminde yitirdiğimiz canlara-

                                                       I.

                                                      deniz kıyamda gök rükuda

                                                     secdeye kapanıyor bir bir evler

                                                     evlerde yürekler derin uykuda

                                                     hiç bitmeyecek mahşeri bekler

                                                     evlerde eller duada fatihada

                                                    II.

                                                   gidişin öyle sessiz benden bile habersiz
                                                   yapayalnız kaldı ölüm senden sonra kimsesiz
                                                   
   III.
   ah kalbim
   bir damla kadar da mı ağır değilsin
   nasıl can atıyor uçmak için son nefesin

Ömer Faruk Karataş

I.

deniz kıyamda gök rükuda

secdeye kapanıyor bir bir evler

evlerde yürekler derin uykuda

hiç bitmeyecek mahşeri bekler

evlerde eller duada fatihada

Sıcak. Alabildiğine sıcak. Bir sağa bir sola dönüyorum. Bir türlü uyku tutmuyor. Sıcak. Balkonda uzanmışım. Gökyüzü ve yıldızlar. Şehir uykuda, ben yanıyorum. Aylardan ağustos ve alabildiğine sıcak. Gökyüzü yıldızlarla dolu ama şaşırtıcı derecede bir aydınlık var üzerinde. Benim içimde bir karanlık var ama gecenin karanlığında binlerce yıldızla birlikte gelen aydınlık. Ve sabah ezanı. Bu kez siyahtan beyaza dönüşen bir yeryüzü yok. Siyahtan kızıla dönüyor bütün renkler. Namazla birlikte hem ruhum hem de bedenim bir parça ferahlıyor ama gökyüzü ve şehir her zamankinden daha kızıl, daha kırmızı. Havada belli ki kan kokusu var.

Sabahın o kızıl saatlerinin henüz başlarında telefonum çalıyor. Karnıma bir sancı saplanıyor. Bu saatte çalan bir telefon mutlaka acı bir haber taşıyacak bana, adım gibi biliyorum. Açmaya korkuyorum. Yeryüzü kızıl, kan kırmızısı. Telefon üst üste ve acı acı çalıyor. İçimden açmak gelmiyor. Hiçbir şey duymak istemiyorum. Bu bir rüya olsun istiyorum. Kötü bir rüya. Ve ben uyanayım. Ve rüya bitsin. Bir bakayım ki yatağımdayım. Kan ter içindeyim. Allaha şükredeyim. O telefon sesi basit bir rüyaya ait imiş diyeyim. Ne rüyadan uyanabiliyorum, ne ahizeye elim varıyor. Telefon bangır bangır çalıyor.

Çaresizim. Sıcaktan akli melekelerim dağılmış olabilir mi diye kendime bakıyorum. Bugün günlerden ne? Biliyorum. Aylardan; Ağustos. O da tamam. Neredeyim? Kendi evimde. Vakit ne vakit? Vakit; sabah namazından belki bir, belki iki saat sonra. Her şeyim yerli yerinde ve tastamam. O zaman çalan şu telefonla yüzleşmenin vakti geldi demektir. Korkunun ecele faydası yok. Ya ben o telefonu açacağım ya da telefon sesi beynime bir kurşun gibi saplanacak. Sonra sesini kesse bile ben o merakla kendi kendimle boğuşacağım. Ahizeyi kaldırıyorum. 

“Abi yetiş! Ne yap et, buraya gel! Hatlar kesilebilir. Bir daha ulaşamayabilirim sana. Abi ne olur gel! Ama hiç durmadan gel! Yapabilirsen uçarak gel!” Ses boğuk ve acı. Ve gürütülü. Ve uzak. Ve yorgun. Tıpkı bir vahşi saldırıdan yara alarak kurtulan perişan bir hayvanın sesi gibi. Ses bir ses değil de acılı bir inilti. Önce sesin sahibini hatırlamakta güçlük çekiyorum. Ses tanıdık bir ses ama kimin sesi? Sabah mahmurluğu, uyku sersemliği ve ağustos sıcağı bunaltısı var üzerimde. Kısa bir şaşkınlıktan sonra sesin sahibini çıkarıyorum ki telefonun sesi kesiliyor. Murat’ımın ev arkadaşının sesi. Bir daha telefonla ulaşamıyorum ona. Yok, yok. Telefon sürekli ulaşılamıyor mesajı okuyor kulağıma. Çok sonra o şaşkınlıkla Murat’ı çaldırmayı akıl ediyorum. Yok, ona da ulaşılamıyor. 

Kalp çarpıntısı. Merak. Huzursuzluk. Şaşkınlık. Tedirginlik. Gerilim. Boyun kaslarından başlayıp yüzün sol yarısını da içine alacak şiddetli bir baş ağrısı. Hep o bildik ağrı. Migren. Ve hepsinden beteri havanın sıcaklığı. Nedense televizyonu açmayı akıl ediyorum. Ve beklenen o acı haber. Deveran. Yerle bir oluş. Yani zelzele, yani deprem. Yani insanın ve hayvanın ve bitkinin ve yaşayan her ne varlık var ise tamamının ve dahi cansız bütün varlıkların dümdüz olduğu bir sahne. Bir şehir yerle bir oldu diyorlar haberlerde. Deniz kabardı, kabardı, kabardı ve içindekileri boşalttı. Deniz insanların üzerine kustu. Deniz kıyamda. Denizde bugün ayaklanma var. Bir başkaldırı var. Bir isyan var. Deniz ayakta ve yutmak için evlerin, arabaların ve insanların üzerine yürüyor. Günlerce aç kalmış bir kurt köpeğinin avına yaklaştığı andaki gibi bir saldırıya geçmiş. Bugün deniz ayakta. 

Bugün gök paramparça. Gök rükûda. Evler hiç olmadıkları kadar Allaha yakın. Çok katlı, az katlı, orta katlı, tek katlı bütün apartmanlar, evler, evcikler, tenekeden ve tahtadan kulübeler. Hepsi birer birer toprağa yaklaşıyor. Hep birlikte secdeye varıyorlar. İçlerinde taşıdıkları canları unutuyorlar. Çünkü onların çoğu uykuda. Ayakta olanlar da var ama çoğu uykuda. Bu şehirdeki evlerin toplu secde vaktidir. Vecd halidir. Seyri suluk halidir. Ansızın çalan sur düdüğüne doğru koşacak insanlar gibidir şehrin evleri. Deveran şehirdeki evlerin mahşeridir aslında. O öyle bir zelzeledir ki evler, yıllar yılı koyunlarında barındırdıkları, kendilerini inşa eden, yeryüzünün en asil ve en muhteşem yaratığı olan insanı dahi kendisine unutturacak bir mahşer. Evler, aslında koyunlarında kendini var edenlere ihanet etmez. Onlar surun sesiyle içlerinde parlayan bir alevi büyütürler. Buna mecburdurlar. Bu aklın tükendiği andır. Duyguların söndüğü zamandır. Tıpkı canlılar gibi cansız diye bildiğimiz ama çokça yanıldığımız maddenin diz çöktüğü zamandır. Ancak daha da acı olan evlerin koynundaki insanların bu mahşerden habersiz derin bir uykuda bu deverana katılmasıdır.

Televizyonu kapatıyorum. Ellerimi gökyüzüne açıyorum. Ağustos sıcağı var dışarıda. Tenim yanıyor ama içim o yangından daha çok acıyor. İçim alev alev ve okyanuslar dolusu acıyla kaplı. Dilimden dualar dökülüyor. Kardeşlerimin dualarına karışıyor okuduğum dualar ve Fatihalar.

Bismillah. Ya Sabır. Ya Allah. 

Şimdi yola düşme vaktidir.

II.

gidişin öyle sessiz benden bile habersiz

yapayalnız kaldı ölüm senden sonra kimsesiz

Deveranın koptuğu mahaldeyim. Burası tam bir mahşer alanı. İnsanlar korku ve çaresizlik içinde bir sağa bir sola doğru koşuyorlar. Kimse ne yaptığını, ne yapacağını bilmiyor. Her yer kalabalık. Her yerde ya gözyaşı ve ağıt ya da bir inilti var. Herkes kendi canının derdine düşmüş. Vay benim nefsim diyor. Eyvahlar bana diyor. İnsanlar çıplak, yarı çıplak, aç, sefil, yorgun ve uykusuz. Denizle cenk edip yenilmiş bir şekilde yıkılmış evlerin altlarından iniliyor, yardım dileniyorlar. Oysa seslerini duyan bir Allahın kulu yok. Çünkü herkes aynı yardıma muhtaç. Kimsenin kimseye bir faydası yok. Her yer kalabalık. Herkes şaşkın. Her yer dağınık. Her yer yıkılmış binalar ve insan cesetleri ile dolu. Yürürken ayağınıza kopmuş bir insan kolu, parçalanmış bir ceset ya da ezilmiş bir bacak takılması hiç sıradan değil. 

Ben Murat’ımı arıyorum. Yeğenimi. Yani canımı, canımın bir parçasını. Babasının bana emanetini. Yani uğruna canımı seve seve feda edebileceğim hayattaki tek varlığımı. Kokuşmuş cesetlerin arasından gül kokulumu bulmaya çalışıyorum. Onu bulmak zor değildir. Onun gül kokusunu ben nerede olsa bulurum. 

Bulmakta zorlanmıyorum. Yok yok yüzü hiç parçalanmamış. Sağ kolu simsiyah değil. Alnının sağ yarısını ve sağ kaşını içine alan derin bir yara izi yok. Göğüs kafesinin sağ yarısı içine çökmemiş. Sağ bacağı diz altından itibaren kopmuş değil. Simsiyah moraran onun sağ ayak parmakları değil. Bunların hiç biri olmamış. Hiç biri gerçek değil. Diyebilmeyi ne çok isterdim…

Murat’ım. Canım. Yavrum. Seni ben bu şehre dualar ile yolladım. Babanın her zaman arkandan okuduğu dua ile yolladım. Gitme diyemedim, demedim. Biliyordum ki içindeki ateş seni çoktan alıp bu şehre götürecek. Ah. Keşke bileydim bu deveranı. Yoluna geçerdim. Önünü keserdim. Gitme der yalvarırdım. Bu şehirde öğretmen olmasan da olur derdim. Çok ki istiyorsan kal benim yanımda derdim. Bizim burada da çocuklar var. Onları da okutsan olur derdim. Ah keşke bileydim, bileydim. 

Sonrası aceleye gelmiş bir dini tören. Bir parça beyaz kefen. Hava alabildiğine sıcak. Yollar kalabalık, trafik keşmekeş. Seni taşıyabilecek bir ambulans yok. Seni sevdiğin bu şehrin koynuna ellerimle teslim ediyorum. Seni seviyorum oğlum. Sağlığında olduğu gibi şimdi de duam arkanda. Amcan son nefesine kadar babandan aldığı emanetine sadık. Sana her Cuma akşamı Yasin hediye edecek. Seni sabah kuşlarla birlikte Rahman’a karşı anacak. Akşam evine dönen karıncalarla beraber zikrine ortak edecek. Gönlünden silmeyecek. Hem amcan biliyor ki; sen yokluğa yürümedin sadece amcanın kalbinde bir zamana kadar tutuşacak bir firak ateşi bıraktın. Nur içinde uyu oğlum. Nura gark ol.

Sen ebedi istirahatgahına uzandığının ikinci gününde ben yine yanı başındayım. Toprağının başında. Toprağınla teselli buluyor, kendimi avutuyorum işte. İşte bugün ben seni ziyarete geldiğimde toprağının üzerine kapaklanmış bir genç kız görüyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Şaşırıyorum. Ben onu tanımıyorum. Garibim yanlışlıkla başkasının başında ağlıyor diye düşünüyorum. Sesi o kadar yakıcı, hıçkırıkları o kadar sarsıcı ki Murat’ım, işitmen lazım. Eğilip toprağın üzerinden doğrultuyorum. “Sen kimsin kızım?” diyorum. Yanlış yerdesin der gibi gözlerinin içine bakıyorum. İnanmayacaksın ama seni görüyorum Murat’ım. Gözlerinde sen varsın. Işıl ışıl. Gözyaşları ile dolu ama senin ışıltından. Alnında senin nurun, senin parlaklığın. Başörtüsü dağınık. Yüzünde besbelli bir keder. Ben bu kızı ilk defa görüyorum ama her zaman görmüş gibiyim. İçimden bir parça gibi. O susuyor, gözlerime bakıyor. Ben sorumu tekrarlıyorum; 

- Sen kimsin kızım? 

Boğazına düğümlenen bir hıçkırığı daha dışarı attıktan sonra: 

- Benim adım Züleyha” diyor ve ekliyor; ben onun her şeyiydim amca asıl sen kimsin?

Züleyha. Züleyha. Züleyha. Şimdi anlıyorum niye kanımın çabucak kaynadığını. İçim burkuluyor. Eziliyor, paramparça oluyor. Demek bir sevdiğin vardı da amcandan bile gizledin oğlum. Murat’ım. İnsan hiç mi söz etmez. Şimdi ne desem, nasıl tanıtsam bu gencecik yavrucağıza kendimi. Demek ki ona da bir amcam var dememişsin. Bak şimdi çocuk ağzımdan çıkacak bir kelime bekliyor. Onu bekletmek insafsızlık olur. 

-       Amcası, diyorum usulca.

Hiç tereddütsüz elime eğiliyor, sonra boynuma sarılıyor. 

Karmakarışık duygulara saldın beni be oğul. Hem de toprağının başında. Senin kokun ona da bulaşmış. O sen olmuş. Sen gibi gül kokuyor. Sen gibi soluğu. Sen gibi sesi, hıçkırığı. ”Amca” diyor; “Rabbim sabrını da verir öyle değil mi?”. Sonra peş peşe sen gibi konuşmaya başlıyor. Sıralıyor, döküyor, döktürüyor. Sen gibi şiirler yazdığını söylüyor. “Bak amca” diyor. Onun için gönlümden koptu bu mısralar; “Gidişin öyle sessiz, benden bile habersiz / Yapayalnız kaldı ölüm, senden sonra kimsesiz”. Ağlaşıyoruz. Onun sessiz sessiz aramızdan gidişine ağlıyoruz. Ansızın ve habersiz. Her zaman yaptığı gibi. Denize atılan bir çakıl taşının suda bıraktığı halkaların bir zaman sonra kendiliğinden daha büyük dalgalara teslim olması gibi.. “Ölüm bile yapyalnız kaldı artık. Onu aldıktan sonra kiminle kendini avutacak ha amca? Söyle bana bu boş, fani dünyada neyle gönlünü eğleyecek ölüm?”.

III.

ah kalbim

bir damla kadar da mı ağır değilsin

nasıl can atıyor uçmak için son nefesin

Senden sonra ben başka bir ben oldum Murat’ım. Aç gezdim, rüzgara karşı yürüdüm. Ayağım takıldığında, seni benden koparan deveranın coşturduğu denize tutundum. Kayalardan bir sur ördüm kendimle dış dünya arasına. Bir kapı yaptım sonra. En halis ağaçtan. İçini ellerimle işledim, oydum. O kapının yedek anahtarını Züleyha’ya verdim. Ne zaman istese gelip sığınsın diye. Şu dünyada sırtını yaslayacak bir duvarı, başını sokacak bir damı olsun istedim. 

Ya da kimi zaman ben o kapıdan dışarı, sadece Züleyha’nın yanına gitmek için çıktım. Onunla birlikte iken konumuz hep sen oldun. Senden söz ettik bol bol. Gülüşün, yürüyüşün, dimdik duruşun. O seni anlattı bana. Sanki hiç tanımıyormuşum gibi. Ben de hiç tanımıyormuşum gibi dinledim. Sanki ilk defa duyuyormuşum gibi. Her zaman ve hiç bıkmadan, usanmadan. Kimi zaman da ben anlattım seni, o dinledi. Çocukluğunu. En çok da çocukluğunu. Çünkü en çok o kısımdan bahsetmemişsin diyor Züleyha. Çocukluğunu en iyi benim bildiğimi düşünüyor olsa gerek ki durup durup hep bana senin o günlerini soruyor. “Ne yerdi, ne içerdi, nelerden hoşlanırdı, ilk yürümeye hangi yaşta başladı, ilk konuştuğu kelimeler nelerdi, çocukluk arkadaşları kimlerdi, ilkokul öğretmeni kimdi, ilk tokadı kimden yemişti, ilk sınava ne zaman girmişti, ilk şiirini ne zaman yazmıştı, top oynarken hangi ayak parmağını çatlatmıştı, çarpışan arabaya bindiğinde hangi kolunda incinme olmuştu”. Vesaire, vesaire. Bir sürü ayrıntı, bir sürü soru. 

O kadar güzel sohbet ediyoruz ki, onunla birlikte iken vaktin nasıl geçtiğini hiç bilmiyorum. Zihnimin en ücra köşesinde dahi sana ait bir iz varsa o bunu bulup açığa çıkarmak, keşfetmek istiyor. Tıpkı toprakta maden arayan bir işçi gibi sabırla evirip çevirip soruyor, defalarca dinliyor, bendeki tüm bilgileri hafızasına yerleştirdiğinden emin olduğunda ise başka bir konu ile ilgili sorulara geçiyor. Zihnimin karanlığında sana ait hatıralarımın her zaman diri, taze ve alımlı kalmasını sağladığı için ona müteşekkirim. Ayrıca sensizliğime bir ortak bulduğum için de buruk bir sevinç içindeyim.

Senin anlayacağın Murat’ım. Düşmedim. Seni düşledim. Züleyha ile birlikte. O bir şiir yazdı senin için. Umarım beğenirsin. Ne zaman yanıma gelse birlikte okuyoruz bu şiiri. İşitirsin diye. Rabbimin rahmet kanatları altında amcan gelene kadar nur içinde yat yavrum.