TEK TAŞ SARI LAMBA VE TAHTA MERDİVEN

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak... 

Sular sarardı... Yüzün perde perde solmakta 

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta... 

Ahmet Haşim

Sarı, siyah ve kahverengi deniz taşı, tek taş. Sarı lamba ve o eski tahta merdiven. Üstüm başım menekşe kokulu ve annem. Bakışlarım ürkek, başım ve kalbim bozuk bir makine gibi gürültülü.

 

Şimdi sen benim kalbimin kanayan damarlarına konuk ol ve beni anla. Sol elinde bir demet sarı beyaz papatya olsun. Arasında üç beş kırmızı gelincik ve taze incir yaprağı. Sağ elinde göklerin yedinci katında duyulan nidalardan oluşan bir kaset. Ve Zarifoğlu’nun dediği gibi ne olur beni “iri anla”. Bir de yağmur durusu gözlerini gözlerimden kaçırma. “Hastasın diyorlar ya”. Hastayım, biliyorum. Öleceğim naçar. Senden diri olduğumu duymak istiyorum. Benim için söylenecek bir yalan bekliyorum. Annem, kardeşim, arkadaşım, dostum, sevgilim, bana yakın olan kalbim, kalbimin başefendisi, gözyaşlarımla ıslattığım mendilim, her akşam kucağında başımı huzur içinde sakladığım yastığım, ruhuma örttüğüm tövbe kadar ak yorganım, sıcaklığımla iliklerine kadar ısıttığım yatağım, odamdaki buruk manolyam, başucumdaki sarı perdem ve hüzün sarısı gün ışığım… Öleceğim, biliyorum lakin benim için söylenecek bir yalan bekliyorum.

Türkçe öğretmenim Hanifi Bey’i hatırlıyorum. Uzun, dümdüz ve simsiyah saçlarını özenle tarayan, orta yaşını çoktan devirmiş bu adamı benden başka sınıf arkadaşlarımın tamamı her ders sırasında yaptığı sözlü imtihanla hatırlıyordur. Ödev verir ancak ödev kontrolünü, sınıfta ders ortasında, kendi geliştirdiği bir yöntemle yapardı. Önce kitaptaki Türkçe parçayı okutur ardından sınıftaki tüm öğrencilerin adının bulunduğu isim listesini çıkarır ve rastgele bir isim söyleyerek, parçadaki soruların cevabının defterden okunmasını isterdi. Böylece hem sorular çocuklarla paylaşılarak çözülmüş olur hem de defterdeki ödevler kontrol edilmiş olurdu. Ödevini yapanlar artı, yapmayanlar eksi olarak listeye işlenir ve sene sonunda sözlü notu olarak öğrencinin karnesine geri dönerdi. Elindeki listeye o kadar bağlı idi ki hemen tüm ders boyunca oturduğu iskemlesinden kalkmazdı. 

Ortaokul son sınıfın, son Türkçe dersinde büyük bir iş yapıyormuş edasıyla ağır ağır yerinden kalkmış ve tahtaya bir çan eğrisi çizmişti. “Benim ortaokuldaki Türkçe Öğretmenim son derste böyle bir çan eğrisi çizmişti çocuklar…” demişti. Sesinde o zamana kadar hiç fark etmediğimiz farklı bir ton vardı. “Ben o tahtayı ve o çizgiyi hiç unutmadım. Umarım sizler de benim çizdiğimi unutmayacaksınız. Hayat bu çan eğrisi gibidir işte. Sizler şimdi bu çan eğrisinin daha başlarındasınız. Lise hayatı bir basamak. Sonra üniversite basamağı, sonra iş bulma, sonra askerlik, sonra evlilik, sonra çocuklar… Bunların tamamı bu çan eğrisinin tepesine çıkıncaya kadar sürecek maceralarla doludur. En unutulmaz günleriniz, en tatlı hatıralarınız, en buruk iç geçirmeleriniz ve dahi en unutulmayanlarınız hep bu günlerde yaşanacak. Hissettiğiniz, hissederek yaşadığınız en uzun yıllar olacak. Okulunuzu bitirdiğinizde, askerliğinizi yaptığınızda, evlenip çoluk çocuğa ve geçim telaşına düştüğünüzde bu çan eğrisinin tepesinden aşağı hızla yuvarlandığınızı hissedeceksiniz. Pazartesinin ne zaman başladığını, cumanın ne zaman geldiğini anlamayacaksınız. İşte o gün geriye dönüp baktığınızda yıllar son sürat geçmiş olacak ve siz bu hız karşısında şaşırıp kalacaksınız. Ben şimdi o tepeden aşağı doğru yuvarlanıyorum ve günlerin nasıl geçtiğini bilmiyorum. Sonrası ise… Allah geçinden versin…”

Kendimi bu basamakları tırmanırken tutulmuş gördüm. Biri bana dur dedi ve arkamdan çekiyor şimdi. Türkçe öğretmenimden aldığım dersi yeniden hatırlatacak kadar keskin bir dokunuş bu. Sizler bana hasta diyorsunuz. Ben kendime yeniden dirilecek adam diyorum, hastayım demeye bir türlü dilim varmıyor. Ben kendime yeni bir taze bahar seçmiş oluyorum ve yürürken bacaklarım dolanıyor, tutuluyorum.

Sarı, siyah ve kahverengi deniz taşı, tek taş. Sarı lamba ve o eski tahta merdiven. Üstüm başım menekşe kokulu ve annem. Bakışlarım ürkek, başım ve kalbim bozuk bir makine gibi gürültülü. 

Her zamanki karın ağrılarından biri idi işte. Bir hafta sonu çeyizlik eşya bakmak için birlikte şehir dışına gittiğimiz Gülay’a anlattım. Onun zorlaması ile birlikte doktorun kapısını çaldık birlikte. Tahliller, tetkikler, filmler derken nereden başladığımı unuttum. Sonuçta bir cerrahın karşısında buldum kendimi. Orta yaşını geçkin, hafif göbekli ve şen şakrak olan bu kibar adam önce tatlı bir neşe ile bizimle söze başlamış ancak sonraları önündeki yığınla kağıt ve filmleri karıştırdıkça yüzündeki acıyı ben sezinlemiştim. Her bir sayfa karıştırdığında alnındaki çizgilerden biri daha derinleşmiş ve yüzündeki neşeden eser kalmayacak bir şekilde başını kaldırıp gözlerime bakmıştı. Ben bu bakışları biliyor ve tanıyordum. Nereden tanıyordum bilmiyorum ama çok önceden kalbime bir ok gibi saplandığı için oradan sızan sımsıcak bir acı olarak onu yeniden hatırladım. 

Sanırım en son ölmeden önce babaannemi götürdüğüm doktorun gözlerinde görmüştüm. Aradan geçen yıllar boyunca karşılaştığım her doktorun önce gözlerine bakıyordum. Boş, anlamsız, aceleci, bilgiç, yorgun, müteessir, kızgın, neşeli, baygın, dingin ve daha bir sürü bakışlar arasından o bakışı rahat ayırt edebiliyordum. O bakışlardan sonra babaannemi kaybetmiştim. Karşımdaki bu cerrahın gözlerinde de aynı bakışlar vardı. Onun gözlerinde ölümü gördüm ve anladım. Bana yakın olduğunu anladım. Nefesini burnumun tam ucunda hissettim. Cerrah bana bakmadı da sanki Azrail baktı. Azrail onun gözleri ile bana baktı. Ben cerrahın gözlerinde Azrail’i gördüm. 

Kalbim çarptı, nefesim kesildi, yüzüm bembeyaz oldu ve ellerim buzdan bir külçe oldu. O daha ağzını açmadan yere düşecek oldum. Elimi Gülay tuttu. Cerrah yerinden sıçradı ve beni doğrulttu. Koltuğun ucuna oturarak babacan bir tavırla “Ameliyat” dedi. Bozuk bir makinenin parçalarından birini değiştiren, tamir eden ustaların sesindeki inandırıcı tonda bir ses yoktu. Cerrahlardan hep bu tonda ses duyardım. O kadar rahat ve emin “ameliyat” derlerdi ki için için kızardım onlara. Ama bu cerrahın sesinde o ton yoktu, o güven yoktu. Aslında ses onun sesi değil ölüm meleğinin sesiydi. 

Bir komutan bir askere emrettiğinde, askerin emri yerine getirmesi ile bir doktorun kibar bir dil ile yaptığı öneriye uymak zorunda kalan hasta arasında tek bir fark var; asker belki içinden gönülsüz dahi olsa emri yerine getirir ancak hasta gönüllü olarak doktorun nazik önerisini bir emir gibi algılar ve derhal kendi rızasıyla önerilenleri tek tek yerine getirir. Ben de aynısını yaptım. Doktorun ağzından çıkan sözcüklerden başka bir şeyi yapacak ne bir seçeneğim ne de dermanım vardı. Çaresizdim ve çarem doktorun dudaklarından dökülen sözcüklerde idi. 

Ameliyathanede, yeşil ameliyathane kıyafetleri içinde ağzı maske ile kapalı doktorumu karşımda gördüğümde annemi, babamı görmüş kadar sevindim. “Ölümle yakınlığın nedir?” diye sordum. Belki gülümsedi ama ağzında maske olduğu için fark edemedim. İki kaşının arasının açılıp alnındaki çizgilerin düzleşmesinden gülümsediğini hissettim. “Ben, ölüm ve hastam; bir üçgen. Üçümüz aynı anda bir üçgenin üç köşesinde köşe kapmaca oynarız. Bu oyundaki oyunculardan ben ve ölüm sürekli varız ancak hasta değişir. Hatta bazen o hasta köşesine benim ailemden biri oturur. Oyunda ben ve hastam ele ele verirsek ölümü alt ederiz ve onun düştüğü köşeden hastam eski hayatına koşar. Bazen de ya hastam ölümü ya da ölüm hastamı bilhassa seçer. O zaman ben alt olur, yıkılırım. Benim düştüğüm köşeden hasta gökyüzüne uçar, meleklere karışır. İşte bu oyunda bir yanda ben hastamı tutar çekerim, öte yanda ölüm. Hasta hangimize inanırsa onunla kalır. İşte senin çok korktuğun ölümle ben bu kadar yakın arkadaşım” dedi. 

“Ben sana inanıyorum” dedim. Sustum. Göz göze geldik. “Ama görüyorum ki bu kez ölüm ikimizi de aldatacak. Ben sana inanacağım, senin ellerinden tutacağım, sen yere düşmeyeceksin, yıkılmayacaksın ama ölüm ikimizi de aldatacak. O yenilmiş gibi yapacak. Ben iyileşmişim gibi olacağım. Evime, arkadaşlarıma, sevdiklerime karışacağım ama çok sürmeyecek. Geri geleceğim ve oyuna yeniden başlayacağız. Ölüm yine yıkılmış gibi yapacak ancak bu kez gökteki meleklerle anlaşıp beni hayata değil meleklerin kucağına atacak” dedim. 

“Bu kadar emin olma. Kaderin üstünde bir kader vardır diyen Şair’e inan” dedi ve sonraki konuşmalarının hiç birini duymadım. Anestezinin etkisi ile uyumuşum. Uyandığımda bembeyaz bir yatak, gül yüzlü beyaz giyinmiş kızlar, beyaz bir duvar ve beyaz ışıklar gördüm. Göktekilere karıştığımı düşünürken içlerinde yeşil giyinmiş doktorumu görünce şükrettim, yaşıyorum.

Sarı, siyah ve kahverengi deniz taşı, tek taş. Sarı lamba ve o eski tahta merdiven. Üstüm başım menekşe kokulu ve annem. Bakışlarım ürkek, başım ve kalbim bozuk bir makine gibi gürültülü. 

Ah be Cahit Sıtkı. Be melankolik adam. Hani demiştin ya: “Ayva sarı nar kırmızı sonbahar/ Her yıl biraz daha benimsediğim/ Ne dönüp duruyor havada kuşlar?/ Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?/ Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar?/ Neylersin ölüm herkesin başında/ Uyudun uyanmadın olacak/ Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?/ Bir namazlık saltanatın olacak/ Taht misali o musalla taşında”. 

İşte o ölen benim şimdi. Ayvayı aldım elime ve billahi sapsarı, narı aldım elime ve billahi kan kırmızısı ve işte mevsim sonbahar. O gördüğün kuşlar benim için toplandılar. O tarumar bahçe benim bahçem. O genç yaştaki de billahi benim. O musalla taşına konacak olan sultan da billahi kendimden başkası değil. Be adam nasıl da gördün senden yıllar sonra dünyaya gelen beni. Nasıl da yazdın sen bu şiiri? Bu şiir benim için değilse, kim için peki? 

Dün sabah hemşireleri kendi aralarında tartışırlarken duydum. Hiçbiri benim tedavimi yapmak istemiyormuş. Biri; “Ben erkek kardeşimi aynı yaşlarda kaybettim, ona bakınca kardeşimi hatırlıyorum bu yüzden odasına giremiyorum”, öteki; “ Geçen ay babamı kaybettim, etkisi halen üzerimde, onun odasına her girişte yeniden içim acıyor” diyordu. Bir diğeri ise sözlerini şöyle sürdürüyordu; “Vallahi arkadaşlar, ben de bir insanım, benim de bir canım var, duygularım var. Günlerdir tedavisini ben üstlendim ama bir yere kadar. Artık benim de dayanacak gücüm kalmadı. Tedavisi için her odaya girdiğimde annesi ve anneannesi gözyaşları içinde acıyla beni karşılıyorlar sonra tedavisi sırasında elimi bileğimden tutup –söyle ölecek miyim? diyor. Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Buğulanan gözlerimi etrafa kaçırınca bileğimi daha bir kuvvetle sıkıyor ve keskin emredici bir sesle –öleceğim değil mi? Bu yüzden gözlerini benden kaçırıyorsun. Gözlerini gözlerime getir, bana ölmeyeceğimi söyle” diyor. Odasından dışarı her çıktığımda ben de gözyaşlarına boğuluyorum. Artık dayanamayacağım.”  

Ben ölüm acısı ile her saniye yaşamaya dayanıyorum da sizler birkaç saniyelik bile olsa dayanamıyorsunuz değil mi? Annem de dayanıyor. Anneannem de.  Yıkılışımı gözyaşları içinde izliyorlar. Onlar beni atamazlar ama sizin bana tahammülünüz yok. Yine de her geldiğinizde soracağım. Benimki bir umut, bir teselli işte. Ne olur siz de bana bir yalan söyleyin. Bu yalanınız için cehennemde geçecek sürenizi ben çekeyim ama şimdi lütfen bana “iyileşeceksin” deyin.

Bu hiç olmayacak. Toprak beni yutacak. Toprağa bel bağlamayın, güvenmeyin. Ona övgü dolu sözler söylemeyin. Ağaç verdi, gül verdi, buğday verdi, karnımızı doyurduk demeyin. O açgözlü canavarın ta kendisi. Yedikçe yeyiyor bir türlü doymuyor. “Hep verdikleriyle övünür toprak. Ya peki bizden aldıkları?” Bizden koparıp aldıklarıyla da mı övünecek? Onların hesabını nasıl verecek? Onun arpa, buğday, sebze ve meyve diye verdiği her şey karnını doyurup sindirdikten sonra işine yaramayanları içinden boşaltmasından başka bir şey değil. Ben öleceğim ve toprak olacağım. Etim çürüyecek, organik, inorganik moleküllere ayrışacak ve ayrışan moleküllerimden sebze ve meyveler çıkacak. Yani ölülerimizin eti ile karnımızı doyurmuşuz yıllarca ve şimdi de benim etimle siz doyacaksınız. 

Benimle ilgili kederiniz kısa sürecek. Üç gün taziyeme oturacaksınız. Bir bahar günü, dar bir sokaktaki elli yıllık evimizin arka bahçesinde toplanacaksınız. Benimle yaşıt dut ağacının dallarının gölgesindeki plastik sandalyelere oturacaksınız. Önce Kuran’dan kısa bir sure ve sonrasında Fatiha okunacak. Fatiha ruhumu yedi kat göklere bir kuş gibi uçuracak. Helvamı yiyecek, ölü evinin yemekleriyle doyacaksınız. Sonra siyasetten, havalardan, dünyanın yalan olduğundan filan konuşacaksınız. Ben o gün anlayacağım ki; dünya yalan değil. Dünya gerçek, gerçeğin ta kendisi. Arkadaşımın yaşlı annesi dünyanın gerçek olduğunu benden önce anlamıştı. Bir sohbet sırasında radyoda çalan “ah yalan dünya, yalan dünya” kelimelerinin geçtiği türküyü duyduğunda “Dünya Hz. Adem’den beri var, ilk yaratıldığı gündeki gibi aynı dünya. Yalan olan dünya değil, insanlardır. İnsan yalandır. Bir varmış bir yokmuştan ibaret olan insanın ta kendisidir” demişti. O zaman ben anlamamıştım ama şimdi anladım. Yalan olan benmişim. Asıl şimdi gerçek olmuşum.

Sarı, siyah ve kahverengi deniz taşı, tek taş. Sarı lamba ve o eski tahta merdiven. Üstüm başım menekşe kokulu ve sen ve annem. Bakışlarım ürkek, başım ve kalbim bozuk bir makine gibi gürültülü. 

Çocukmuşum. Dar sokaktaki iki katlı evimizin tahta merdiveninin altında, sarı gaz lambası ışığında, denizden çıkardığım sarı, siyah ve kahverengi bir deniz taşını avuçlarına koymuşum. Tek taşmış. Annem de varmış yanımızda. Mevsim bir sonbaharmış. Aradan yıllar geçmiş ve hastanedeki bu ölüm yatağında kendimle boğuşurken bir sabah uyandığımda, yastığımın ucunda sarı, siyah ve kahverengi bir deniz taşı bulmuşum. Tek taş. Kalbimdeki fırtına dinmiş. Kimsenin “iyileşeceksin” yalanına ihtiyacım kalmamış. İyileşmemişim, ölmüşüm ama “tulu u emel”i kalmamış bir adamın gönül huzuru içinde ölmüşüm. Yanımda annem varmış. Avuçlarımda o sarı, siyah kahverengi taş, deniz taşı. Tek taş. Terden sırılsıklam yaş. Ve Şair Sezai’nin duası kabul olmuş: “Doktor istemem, annem gelsin/ Yataklar denize atılsın/ Çocuklar çember çevirsin/ Ölürken böyle istiyorum”.