BEN DEĞİŞTİM MASALI

Biraz değiştim

Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar

Can Yücel

Oldum olası ısmarlama toplantıları sevmem. 

Tıpkı çaya şeker atmayı sevmediğim gibi. 

Ya da akşamın en verimli dakikalarında kendimi güç bela eve atıp şöyle bir uzandığımda çalan telefon sesi gibi.

Bu tarz sohbetlere davet edildiğim andan itibaren ben de bir huzursuzluk başlar. Bir yandan gitmek istemez öte yandan karşımdakini kırmamak için ne söyleyebilirim diye içimden düşünürüm. Türlü bahaneler, olmadık gerekçeler aklımdan geçer ama hiç birini söylemeyi kendime yakıştıramam. Çünkü çok iyi biliyorum ki o anlamsız bahaneleri dile getirdiğim anda yaşadığım vicdan azabı daha incitici olacak. İçim elvermese bile çaresiz daveti kabul ederim ve o huzursuzluk ta buluşma anına kadar dolanır durur damarlarımda. 

Hepiniz bilirsiniz bu toplantıları çünkü başına gelmedik insan yoktur diye düşünüyorum. Herkesin başına nadiren gelirken, gerek işim ve gerek sosyal çevrem gereği benim başıma oldukça sık gelmekte. Genel özelliği şudur; sizden başka kimlerin davet edildiğini, kaç kişi olacağınızı, gündemin ana maddesinin ne olduğu, kimlerle nasıl bir diyaloga geçeceğinizi, diğer katılımcılarla hangi düzeyde bir samimiyet derecesinde ilişki kuracağınızı, başkalarının sizden beklentilerini vesaire gibi daha onlarca sorunun cevabını bilmezsiniz. Ama siz o akşam oradaki insanlarla birkaç saatinizi geçirmek zorundasınızdır.

Oysa bu tarz birlikteliklerden asla haz duymam. Ben samimi bir ortamda, kim olduklarını tanıdığım, bildiğim, onlarla birlikte olmaktan huzur ve mutluluk duyduğum insanların olduğu ortamı tercih ederim. Çünkü kendimi o dostlarımın ve sevdiklerimin yanında rahat hissediyorum. Zoraki bir birliktelik değil bu. Tamamen içten olan konuşmalarla muhabbeti sürdürür, uzaklaştığım zaman da üzerimden birkaç ton atıp hafiflemiş ve rahatlamış olarak oradan ayrılırım. Hatta o kadar iyi gelir ki ertesi güne anlamsız bir sevinç ve neşe ile uyandığımda bunun bir önceki akşamdan arta kalan mutluluk olduğunu kısa zamanda fark eder ve tatlı bir tebessümle yeni güne başlarım.

Ancak insan her zaman böyle bir muhabbeti yakalama şansını elde edemiyor. Hele de benim gibi ülkenin dört bir yanında dağınık olarak dostları bulunan birisi için bu fırsat her zaman mümkün olmuyor. İşte yakınlarda o isteksiz katıldığım toplantılardan birine yine davet edildim. Her zamanki huzursuzluğum üzerime sindi. Tedirgin oldum,  içim sıkıldı, ruhum daraldı ve yine her zamanki gibi daveti kabul ettim. O akşam, üzerime spor kıyafetlerden oluşan alelade şeyler aldım. Dönüşte havanın durumunu da hesaba katarak yanıma hırka almayı ihmal etmedim. Üstelik çabuk sıkılırsam erkenden çıkar ve sahil boyu yürüyerek eve dönerim diye aklımdan bir plan yaptım. 

Yemekli bir toplantı idi. Toplantı salonuna vardığımda yalnızca bana ait olan sandalyenin boş olduğunu gördüm. Aslında bu da benim için bir klasikti. Özellikle gitmek istemediğim toplantılara nedense en son katılan kişi olarak iştirak ediyordum. Sanırım üniversite yıllarımdan üzerimde kalma bir alışkanlık. O zamanlar da hoşlanmadığım hocaların dersine, hoca kapıdan sınıfa girdikten sonraki ilk;  sınıf içinden derse giren öğrenciler arasında ise en son öğrenci olarak derse katılırdım. 

Beni davet eden arkadaşım ayağa kalktı ve kapıya kadar yanıma geldi. Tebessüm ve kahkaha karışık bir sesle; “Ooo, Üstad! Her zaman ki gibi en son sen geldin. Hoş geldin, buyur bakalım!’ diyerek beni karşıladı. Tokalaştık ve sarıldık, sonra da oturacağım sandalyeye kadar bana iştirak etti. Oturduğumu görünce de garsonlara bir kaş göz işareti yaparak kendi yerine geçti. Sipariş olarak az çorba, salata ve kabak tatlısı ısmarladım. 

Sağımda ve solumdaki ile selamlaşıp bir birimizin nasıl olduğunu sorduk ve bilinen rutin cümleleri bir görev gibi tüketerek tekrar kendi içimize döndük. Saydım; sekizi bayan olmak üzere masada toplam on iki kişi vardı. Bu kadar çok bayanın bir arada olduğu bir akşam yemeğine beni çağırdığı için içimden arkadaşıma bir güzel hayır duada bulundum. Beni niçin çağırmıştı ve ne konuşacaktım bu kadar kadınla. Sırf cinsiyetlerinden dolayı değil ama içimdeki huzursuzluk için en basit bahane olarak onları kurban seçtiğimden olsa gerek. Arkadaşım dışında diğer iki erkeği de tanımıyordum. Hepsini ilk defa görüyordum (ya da o an ben öyle zannediyordum).  

Az çorbamı bitirmeden bıraktım, salatanın ucundan tırtıkladım ve o da yarım kaldı. İçecek olarak yalnızca su istedim ve iki bardaktan fazla içtim. Tüm bunları olabildiğince aheste aheste yaptım. Üzerimdeki soğukluğu bir türlü atamadım ya da ortamın sıcaklığı beni bir türlü sarmadı. Her iki yanımdaki bayanla nezaketen arada bir konuştum. Katılımcıların profiline bakarak toplantının ana gündem maddesini tahmin etmeye çalıştım. Çok geçmeden kadınlarla ilgili bir sivil toplum kuruluşu üyeleri ile bir arada olduğumuzu anladım. Davet eden arkadaşım son zamanlarda siyasetle ilgileniyor (gerçi ben onu tanıdım tanıyalı hayatının her döneminde siyasetle ilgileniyor) olduğundan zaman zaman çeşitli sivil toplum kuruluşları mensupları ile birlikte oluyor ve o sıkıcı toplantılarına beni de çağırıyordu. “Bu da üniversiteden bir hocamız!” diyerek kendince bir çeşit garnitür ya da nasıl söylesem bir tür dolgu malzemesi olarak iyi olabileceğimi düşündüğü için sanırım beni davet ediyordu. Ha! Her davet ettiğinde bir de şunu biliyordu; karşısında “Hayır!” demesini bilmeyen, bir türlü beceremeyen bir arkadaşı vardı.

Onun bu tarz toplantılarını bildiğimden kendimi bir daha davet ettirmemek için her seferinde elimden geleni yapıyordum. Mesela etrafıma baktım, o akşam, spor kıyafetle gelen tek kişi bendim. Benim dışımdaki erkekler takım elbise ve kravatlı; bayanlar ise yine toplantı formatında bir kıyafetle oradaydılar. Bu durumun aleyhime olmasını beklerken, arkadaşım herkesin içinde beni işaret ederek “Bu dostumu niçin bu kadar çok seviyorum biliyor musunuz arkadaşlar?” diyerek masadakilere sordu ve çok bekletmeden kendisi cevabını verdi. “Böyle güzel toplantılara bu kadar rahat kıyafetle gelebilecek kadar kendine olan özgüveni tam olan tek adamdır da ondan. Bu adamdaki özgüvene bayılıyorum ben” diyerek bir de iltifat edince bu numaramın da işe yaramadığını anladım. 

Tam o sıra masada karşımdan bir bayan sesi; “O her zaman öyledir” dedi. 

Başlangıçta sıradan bir cümle gibi geldi ve hiç dönüp de yüzüne bakmadım bile. Sonra arkadaşım tok ve yine kahkaha ile; “Yaa! Siz tanışıyorsunuz demek”. Sonra da bana dönüp; “Üstad, siyaset ile ben ilgileniyorum ama meşhur olan sensin. Seni tanımayan kimse yok. İşte bir de bu özelliğine bayılıyorum” dedi ve arkasından kurduğu cümlelerden emin olmak için o bayana doğru dönerek “Sahi gerçekten tanışıyor musunuz?” dedi. Kadın kendinden emin tok bir sesle; “Bilmem, birazdan kendisi söyleyecek” dedi. Sonra araya kahkahalar ve başka konuşmalar girdi ve herkes kendi alemine yeniden daldı. Ben başımı kaldırdım, kadının yüzüne baktım, tanıyamadım. Üzerinde de durmadım. Belki üniversiteden, belki bir konferanstan ya da belki yine benim iştirak ettiğim böyle gereksiz bir davet masasından beni hatırlıyordur diye düşündüm ve üzerinde durmadım. 

Kabak tatlısı önüme geldiğinde arkadaşım siyasetin dünü, bugünü ve yarınını içeren o sıkıcı konuşmasının sonuna gelmişti. Ortam rahatlamış herkes daha çok ikili konuşma moduna geçmişti. Bu süre zarfında; bense oldukça az konuşmuş, sıkıcı siyasi söylemlere hiç değinmemiş ve sürekli önümdeki çatal ve kaşıkla oynamayı sürdürmüştüm. Bir ara solumdaki bayanın sanırım lavabo için ayrıldığı bir anda boş kalan sandalyesine karşımda duran kadının oturduğunu fark ettim. Sandalyeyi bana doğru yaklaştırarak, konuşmak istediğini her haliyle belli edip; “Sahi tanımadın değil mi?” diye sordu. 

Bu soru hayatta beni en zorda bırakan soruların başında gelir. Çünkü “ Elbette tanıdım!” dersem yalan söylemiş olacağım ki bunu hiç yapmam. “Kusura bakmayın tanıyamadım” diyecek olsam karşımdaki insana saygısızlık etmiş olacağım endişesi taşırım ki bu nedenle asla böyle bir şey diyemem. Gülümseyerek; “Hanımefendi, hafızam her zaman benim emrimde değil. Hele yaş biraz da ilerleyince çok rahat arada bir beni yalnız bırakabiliyor. Lütfen onun işlediği suç yüzünden beni mazur görünüz” dedim. Bu aslında karşımdakinin gönlünü kırmadan; “Sizi hatırlayamadım ama kusuruma da bakmayın” demenin daha yumuşak bir ifadesiydi. O da gülümsedi, kızmadı. “Bir de istersen gözlerime bak belki o zaman tanırsın” dedi. 

Göz teması kurmak âdetim değildir, hele de bayanlarla. Çoğu insan, iletişim ve etkileşim sanatı ustaları, işinin erbabı olan uzmanlar bunun karşınızdaki insanı etkilemek için şart olduğunu söylerler. Oysa benim ne başkalarıyla güçlü bir iletişim kurmak; ne de onları etkilemek gibi bir derdim var. Ben konuştuğum zaman şahsımın değil konuştuğum kelimelerin zihinlerde kalıcı olmasını isterim. Ancak “gözlerime bak” gibi emir şeklinde bir ifade ile karşılaşınca başımı kaldırdım ve kısa süreliğine göz göze geldik. O bakışları o sesle birleştirince yapbozun parçaları zihnimde yerli yerine oturdu. Hemen tanıdım.

Bakışları hem de yakından tanıdık idi. Onu ilk tanıdığım günlerdeki gibi net, keskin ve kararlı bakışlar… Sesinin tonu da öyle aslında. “Nevin Hanım, sizi görmek ne güzel!” dedim. O bakışlarını çekti ve önünde duran tatlı tabağına uzattı. “Tanımaman normal” dedi. “Çünkü ben çok değiştim” diye ekledi. “Değişmemek mümkün mü, hepimiz her an sürekli bir değişimin parçası olarak yaşıyoruz. Dün yeni olan bugün eskiyor, dün arkada olan bugün öne geçiyor, yarın da ölecek yok olacak” dedim. “Öyle bir değişim demiyorum ben. Ne demek istediğimi anladın sen. Baksana yüzüme. Kılık kıyafetime. Belli değil mi değiştiğim? Ama sadece dış görünüşüm değişmedi, ruhum, kalbim ve içimde taşıdığım her ne varsa değişti” dedi. “Kalpleri değiştiren ve şekilden şekle sokan rahmet sahibi hepimizdeki değişimi görüyor” dedim. 

Sonra eşimi sordu, çocuklarımı. Eşimin iyi olduğunu ve kendisini çok özlediğini, arada bir gıyabında muhabbetini yaptığımızı anlattım. Gülümsedi. Sonra ben sormadan kendisi; “Tarık’tan ayrıldıktan sonra ben çok değiştim. Gerçek kendimi buldum. Çocuğumla birlikte sabır mücadelesi verdim ve veriyorum. Eski kocamın yeni yetme bir çıtır kızla yaptığı gibi kendime toy bir delikanlı da bulmadım. İşimde ne kadar iyi olduğumu bilirsin. Çok iyi oldum, çalıştım, kazandım, kendi işimi kurdum. Oğlum büyüdü. Şimdi vaktimin çoğunu işyerimde geçiriyor ve yanımda bir sürü insan çalıştırıyorum” dedi. Daha çok o konuştu ben dinledim. Bir ara “Peki sen neler yaptın?” diye sordu. “Ben o eski tanıdığın ben işte!” dedim. “Hani yaşamak istediğimiz bir dünya vardı ya hep konuştuğumuz. Hala o düşümün peşindeyim. Üniversitedeyim. Akademisyenliği seviyorum. Şimdilerde bu düşüme ortak ettiğim öğrencilerim var, kitaplarım var, katıldığım konferanslarım var, ama zorunlu ihtiyaçlarımı gidermekten öte biriktirdiğim param yok, işyerim yok, yanımda benim için çalışanlar yok, bir yerin müdürü, başı, başkanı filan da değilim” dedim.

Aslında yüzündeki ifadeden yapmacık bir mutluluk senaryosu çizdiğini anlamak zor olmuyordu. Sanki o mutluluk yalanını bastırmak için peş peşe duraksamaksızın konuşuyordu. Bir ara konuyu değiştirmek masada tabağımda duran kabak tatlısına bakarak “Hala güzel kabak tatlısı yapıyor musun?” dedim ve ekledim: “Ben kabak tatlısını ilk defa sen yaptığında yemiştim. Daha önce de yemiştim ama ben öyle güzel bir kabak tatlısı yememiştim. Aradan yıllar geçti ama eşimle birlikte ne zaman kabak tatlısı görsek ya da yiyecek olsak; ikimizi Tarık’la birlikte evinize davet ettiğiniz ilk akşam yediğimiz o kabak tatlısını hatırlar, ikinizi de hayırla yad ederiz” dedim. Hoşuna gitti. “Ama şimdi bir fark var” dedi ve ekledi “O kabak acıya çaldı”.

Soğuk bir rüzgâr esti ondan bana doğru. Yeniden konuyu değiştirmek ve birazda yumuşatmak için “Bak, bir de her yerin bembeyaz karla kaplı olduğu günde, kek ve çaydan oluşan piknik malzemelerimizle, lapa lapa yağan karın altında, arabanın içinde sizlerle yaptığımız pikniği unutamıyoruz” dedim. Acıyla gözlerime yeniden baktı ve; “O günler çok ama çok uzakta kaldı. Şimdi ne kek var elimizde ne çay. Üstelik şimdi ben arabanın içinde filan da değilim. Kar üzerime üzerime yağıyor. Bir gün bu kar altında kalırsam ruhum ancak o zaman huzura kavuşacak” dedi. Ardından telefon numaralarımızı birbirimize vererek yeniden görüşmek temennisinde bulunduk. Ayrılırken karşımda durup kahkaha atan o kadının yıllar önce tanıdığım Nevin olduğunu bilmek içime, yüreğimin tam ortasına, bir hançer gibi saplandı. İçim acıdı, üzüldüm. 

Sahil boyu yürüyerek eve doğru ilerlerken eski günlerimizi hatırladım. Ben ve eşim, hayat serüvenimizde Tarık ve Nevin’in hep ayrı bir yeri olduğunu düşündük. İkisini de kendimize ait en güzel dostlar listesine kaydetmiştik. Sonra bir gün ayrıldıkları haberini aldık. Sebebini eşim Nevin’e sorduğunda; “Onu Tarık’a siz sorun, size söyleyecek yüzü var mı bakalım” demişti. Tarık benim dostumdu ve ona sormadan daha “yaşandı ve bitti” dediğini duyduğumda üzerinde konuşulacak çok bir şey kalmadığını anlamıştım. Aradan geçen zaman içinde ben Tarık’ı eşim Nevin’i aramamıza rağmen ikisi de bizleri aramadı. Anladık ki biz onlar için bir mazi olmuşuz, maziden kalan hoş bir hatıra. Ama şimdi bizi görmek istemiyorlar. Çünkü biz onlara geçmişlerini, eski benliklerini, kimliklerini hatırlatıyoruz. Bu hatırlatma onlara acı verdiği için bir daha biz de aramadık.

Öyle anlaşılıyor ki o geçmiş dediğimiz şey, elimizin kiri gibi akıp gitmiyor. Bir karabasan gibi ansızın olur olmaz bir yerde karşımıza çıkıp üzerimize çullanıyor. Dünya küçük ve dün görmemek üzere reddettiğimiz kimselerle ansızın karşılaşabiliyoruz. Eve vardığımda eşim ve çocuklar uyumuştu. Sabaha kadar içimdeki o sıkıntı hiç bitmedi ve ertesi gün eşime Nevin’i gördüğüme dair tek kelime bile etmedim.

Karşılaşmamızın üzerinden bir hafta ancak geçmişti ki bir gün telefonum çaldı ve Nevin; “Lütfen konuşabilir miyiz?” dedi. “İş yerimi de görmüş olursun, seni gezdiririm. Fikirlerin her zaman orijinaldir. Bana ışık tutacağından eminim” diye ekledi. Önce gitmekte tereddüt ettim, sonra yanıma eşimi alsam mı diye düşündüm ama vazgeçtim. Biraz da ne konuşacağını merak ettiğimden sözleştiğimiz öğlen vakti yanına uğradım. Odasında önceden hazırlattığı sofradan ikram etti, kendisi yemedi. O yemeyince ben de yemedim.

“Eşine karşılaştığımızı söyledin mi?” dedi. “Hayır” dedim. “Neden? diye sordu. “Seni bu halinle görmek O’nu çok üzerdi çünkü O seni, yani değişmeden önceki halini, eski Nevin’i çok seviyordu” dedim. O zaman gözleri buğulandı. “Her zaman olduğu gibi çok incesin” dedi. “İncelik olsun diye yapmıyorum, sadece onun üzülmesini istemedim ve seni hep eski Nevin olarak hatırlasın istedim. Çünkü bu yeni Nevin doğrusu beni de şaşırttı, ne yalan söyleyeyim oldukça da üzdü” dedim. Gururlu bir kızdı. Ağlamayı kendisine yakıştıramazdı ama bu kez gözyaşlarını gizleme ihtiyacı duymadı. 

“Sadece şunu bilmeni istiyorum” dedi ve ekledi; ”Geçen akşam konuştuklarımızın hepsi doğru ama bir şeyi eksik söyledim. O kadar yalnız ve o kadar mutsuzum ki… Bunun Tarık’ın benimle evli olup olmaması ile bir ilgisi yok. Kendimle ilgili. İç dünyam ile ilgili. Aradan geçen yıllar içinde sizleri bin defa unutmak istememe rağmen her seferinde hatırlıyorum. Ve dostluğunuza o kadar muhtacım ki… Hem de eskisinden çok daha fazlası ile… Aslında seni aramadan önce eşini aramak istedim ama sonra vazgeçtim. Bunu bil ve bana dua et. Yakında eşini arayacağım kendime sizlerle eskilerde kalan yarım dostluğumuza kaldığımız yerden devam edeceğim. Bu kez Tarık yok, ben varım. Tabi yeniden beni kabul ederseniz…”