ESKİ BİR ÜSKÜDAR HATIRASI

Söylesem tesiri yok, sussam gönül râzı değil

Fuzuli

Tüm yazdıklarım durgun suya yazılan yazılar kadar silik ve geçici; ama susmaya gönlüm el vermiyor. Hikâyemi ve ikinizin hikâyesini anlatmalıyım. Üçümüzün yollarının “bir özge zaman diliminde” ansızın kesiştiği ve sonra bir yaprak gibi kader rüzgârıyla savrulup ayrıldığı kavşağı anlatmalıyım. Bu kavşağın hikâyesini insanlar dinlemeli. Biz kendi kanalımızdan yayın yapmalıyız. Suskunluğumuzu da en az konuştuklarımız kadar anlayabilen dostlarımız, bizi bu frekanstan bulacaklardır. İşte, hiçbir tesiri olmasa da yazmak, gönlümün boynuna takılı yağlı ilmeği koparıp atacak olan kıymetli bir kamaya dönüşecek. Okuyanlara bir faydası olmasa bile bu yorgun kalbi, eşiğine ramak kalan bir intihardan kurtaracaktır. Sırf bu nedenle yazmalıyım. 

Üçümüzü bir araya ilk getiren ortak dostumuz Yaşar Ağabey olmuştu. Bir öğle sonu beni telefonla arayıp akşama eşi Fatma Hanım’ın özel olarak hazırladığı mantı sofrasına davet etmiş ve iki lafın arasında “Bu akşam seni iki güzel dostumla tanıştıracağım, sakın geç kalma!” diye eklemişti. Cuma gününün akşamında Fatma Hanım’ın kuş bir tek sütü eksik şekilde hazırladığı sofranın başında Yaşar Ağabey’le sohbet ederken, içeriye ikisi birden, kahkaha ve şamatalar eşliğinde girdiler. Bu eve ve bu sofraya benden önce de geldikleri, içeriye girdiklerinde gösterdikleri rahatlıktan kolayca anlaşılıyordu. Erkek olan, benimle hemen hemen aynı yaşlarda ve boyda, genç, güler yüzlü bir delikanlı; yanındaki bayan ise yine aynı yaşlarda ve hepimizden daha güleç genç bir hanımefendi idi. Tanıştırma işini Fatma Hanım üstlenmiş, “Bu, adaşın Haluk ve bu güzel gelinimiz ise Nermin.” diyerek onları sofraya davet etmişti. Haluk ve Nermin ile biraz da meslektaş olmanın verdiği rahatlıkla sohbet konusu bulmakta hiç zorlanmamış ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar ev sahibi ile birlikte tatlı bir sohbet etmiştik. O akşam yatağıma uzandığımda bu iki güzel insanla tanışmış olmanın mutluluğunu kalbimde hissetmiş ve her ikisinin de farklı ve özel insanlar olduklarını düşünmüştüm. 

Aradan geçen zaman içinde Yaşar Ağabey’den daha sık onlarla görüşmüş ve birbirimizi daha yakından tanıma fırsatı bulmuştuk. Haluk gariban; ama yağız Anadolu delikanlısıyken, İstanbul’da bir fakülteyi kazanmış ve eşi Nermin’le öğrencilik yıllarında tanışmışlardı. Anadolu’nun küçük bir ilçesinde memur olan bir babanın ve ev hanımı olan bir annenin üç çocuklarından en büyüğü olarak yaşama gözlerini açmış, üniversite öğrenimine kadar hep bu küçük memlekette yaşamıştı. Keskin zekâsı ile daha ilkokulda iken öğretmenlerin dikkatini üzerine çekmiş, sonraları yaşının üstünde gösterdiği duruşu, kişiliği, yeteneği ve efendiliği ile gerek okulda gerek aile çevresinde hemen herkesin takdirini toplamıştı. Ailesi, çocuklarındaki bu ayrıcalığın farkına varmış ve çocukları içinde Haluk’un yetişmesine daha bir özen göstermişlerdi. Üniversite sınavından yüksek puan alarak girdiği fakülteyi duyduklarında, çevresindeki hiç kimseyi şaşırtmamıştı. 

Nermin ise oldukça zengin, görgülü ve kültürlü bir aileden gelen bir ailenin yaramaz kızıymış. Küçük bir kız iken ileri derecede zekâsı ve yaramazlıkları ile ün salmış. Zekâsı başına dert olacak boyutta olduğundan, derslere olan ilgisizliği, arkadaşlarıyla uyumsuzluğu, oyun arkadaşlığı kuramaması nedeniyle eşine göre daha mutsuz; ama daha renkli bir çocukluk dönemi geçirmiş. Uslu çocuk olmanın monotonluğundan ziyade, yaramaz çocuk olmanın diriliği ve dinamikliğini üzerinde taşıyormuş. Nermin, henüz öğrenciyken bile fakülteye kendi arabası ile gelen nadir öğrencilerden olmasının yanı sıra, IQ testi sınıfta en yüksek çıkan kızlardan biriymiş. Zekâsı, konuşkanlığı, girişkenliği, ikili iletişimde güçlü başarısı, doğuştan Allah vergisi bir yetenek olmakla birlikte, böylesine köklü bir aileden geliyor olması da adeta kişiliğini taçlandırmış. Bunun yanı sıra, mizacı gereği biraz uçarı, biraz deli dolu, biraz hırslı ve biraz da gözü pek, gözü açık olması nedeniyle sınıfındaki diğer genç delikanlıların da dikkatini üzerine çekmiş. Bu zengin kızımız, fakir Anadolu delikanlısına gönlünü kaptırınca her iki tarafın ailelerinin itirazlarına rağmen, öğrenciyken evlilik çatısı altında birleşmişler. 

Her iki aile, çocuklarının verdiği bu kararın yanlış olduğunu düşünerek uzunca bir müddet çocuklarını bu karardan vazgeçirmeye çalışmış, gençlerin ısrarı karşısında daha sonradan tehdit dolu ifadeler kullanmışlardı. Bu tutum, onları birbirine daha da yakınlaştırmış ve kararlarında sebat ederek hayatlarını birleştirmişlerdi. Üstelik bu birleşme esnasında her ikisi de ailelerinin hiçbir maddi desteğini kabul etmemiş, kimseye muhtaç olmadan hayatlarını mutlulukla sürdürebileceklerini ailelerine kanıtlamak istemişlerdi. Yardım kabul etmeyen bu gençleri aileleri serbest bırakmış, adeta “ne haliniz varsa görün” türünden bir tavırla, sadece düğün gününde bir araya toplanmış ve sonrasında bir daha mümkünse birbirleriyle karşılaşmamayı dilemişlerdi. 

Evlilik sonrasında bir yandan sınıf geçmek için okula koşturmuşlar, öte yandan, akşamları dostlarının sırf yardım olsun diye para karşılığı verdikleri işleri tamamlayarak nafakalarını çıkarmaya çalışmışlardı. Zor günler, zor zamanlar geçirmişler, bir yokluk denizinde boğulma korkusu bile yaşamışlardı. Tüm bu yaşananlar iki güzel insanın kalplerini birbirlerine daha da yakınlaştırmış, mutluluklarını perçinlemişti. Okul bitiminde birlikte aynı iş yerinde çalışmaya başlamışlar, kısa zamanda iyi bir gelir seviyesine ulaşmışlardı. Bu arada, Haluk yalnızca kendi ailesi ile görüşmüş, Nermin ise anne ve babasının öfke ataklarının dinmesini bekledikten sonra O da yalnızca kendi ailesi ile görüşmeye başlamıştı. Her ikisi de birbirlerinin ailelerine zorunluluk olmadıkça yaklaşmaya cesaret edememişti. Nermin’in ailesi, kızlarının bu geçim zorluklarına daha fazla dayanamamış ve ara sıra dolaylı yollarla maddi katkıda bulunmuştu. Başlangıçta bu durum Haluk’un çok zoruna gitmekle birlikte, sırf eşi üzülmesin diye şikâyet etmemiş; ancak, bir yandan da içinde yardıma muhtaç olma duygusunun verdiği eziklik hissinin tohumları kalbinde yeşermeye başlamıştı. Bu durumdan memnun olmadığını Nermin, Haluk’un yüz ifadesinden okumuş; ancak, o da anne ve babasını böylesine bir sebepten dolayı reddetmemek için duruma göz yummuştu. Dile getirilmeyen gizli bir memnuniyetsizlik anlaşması içinde yıllar birbirini kovalamıştı. 

İşte bütün hikâyeleri bu idi ve ben böyle bir zamanda onlarla tanışmıştım. Daha sonraları Haluk’la birlikte bol vakit geçirmiş, ortak hayaller kurmuş, birlikte güzel saatleri ve dakikaları paylaşmıştık. Haftada en az iki kez bir araya geliyor, şiirden, edebiyattan söz ediyor ve ileride çıkaracağımız kitapların teferruatları gibi, oldukça uç ve uzak konular dâhil her şeyden laf açıyorduk. Bu uzun sohbetlere Nermin, hazırladığı çayıyla zaman zaman eşlik ediyor ve uçuk kaçık fikirleri ile bizi güldürüyor ve bazen de düşündürüyordu. Şen şakrak hâlleri, uçsuz bucaksız hayalleri, kıyısı görünmeyen bir denizi andıran gönülleri ile bu iki dost beni cezb ediyor, heyecanlandırıyor, sevindiriyor, eğlendiriyor, kısacası, mutlu olmamı sağlıyorlardı. İnsanları bir araya getirip yaklaştıran yemek, çay, piknik ve daha her ne kadar sebep var ise hepsinde bir araya geldik ve Haluk’la olan dostluğumuz giderek derinleşti. Ben İstanbul’a bir müddet ara vermek zorunda kaldığım âna kadar artarak devam etti. 

İzin zamanları İstanbul’a geri döndüğümde çoğunlukla görüştük. Bu gelişlerimden birinde, Üsküdar Vapur İskelesi’nde buluşmak için sözleştik. Haluk beni niçin buraya çağırdı diye doğrusu merak ettim. Vapurdan iner inmez iskelenin tam karşısındaki tarihî caminin önünde onu gördüm. Boynuma sarıldı ve beni özlediğini söyledi. Ayaküstü birkaç laftan sonra “Seni bugün özel bir yere götüreceğim.” dedi. Caminin arkasında ancak bir araba geçebilecek genişlikteki dar; ama asfalt bir yokuştan yukarı doğru birkaç yüz metre çıkıp sola döndük. İki üç katlı bahçeli evleri olan, yemyeşil, sımsıcak, eski İstanbul mimarisi kokan sokağın sonuna geldiğimizde; üç katlı eski; ama restore edilmiş bir binanın bahçesinden içeri girdik. İçeride belki yüzyıllık incir, ceviz, badem, akasya ve iğde ağaçları adeta apartmanı kapatmış gibi yerleşmişti. Bahçe kapısından apartman girişine kadar her iki kolda kırmızı, pembe ve sarı güller; ama sadece güller vardı. Apartmanın ikinci katına geldiğimizde cebinden bir anahtar çıkardı ve kapıyı açtı. Kapının gürültüsüne Nermin de gelmişti.

Eşyaları görünce yeni evlerine taşındıklarını anladım. Üç oda ve bir salondan oluşan bu şirin evi satın almışlar ve o sevinçle evin içini bana gezdirmişlerdi. Nermin önce mutfağı gezdirmiş, çocuklar gibi sevinerek bir yandan denize bakan, öte yandan pencerenin içinden mutfağa sarkan incir ağaçlarının yapraklarını göstermişti. Haluk, odaların ve kapıların rengine dikkat etmemi söylemişti. Tüm odalar ve kapılar bembeyazdı. Kapıların üzerinde ince bir zevkle bezenmiş altın sarısı kapı kolları, duvarda ise aynı güzellikte ve renkte elektrik ahizeleri vardı. Koridor ve salonda birkaç güzel tabloyu geçince, Haluk “İşte en özel odamız!” diyerek, çalışma odası olarak düzenledikleri odayı gezdirdi. Odanın

bir duvarını bembeyaz, cam kapaklı kütüphane ve içini dolduran kitaplar oluşturuyordu. Kütüphaneyi arkanıza alarak oturduğunuz zaman masa ve sandalyenin tam karşısında boydan boya cam olan pencereyi görüyordunuz. Kapaklı pencerenin bir ucu camdan kapı şeklinde balkona açılıyor ve cam kaplı balkonda ise muhteşem bir manzara sizi ağırlıyordu. İncir ve ceviz ağacı yapraklarının arasından vapur iskelesinin tam karşısındaki tarihî caminin iki minaresi ve bu iki minare arasına uzatılmış mükemmel bir Boğaz manzarası ziyafeti vardı. Doğrusu ben de en az onlar kadar bu manzara karşısında büyülenmiş ve sevinmiştim. 

Haluk bana doğru dönmüş; “Dostum, şiirlerimi ve hikâyelerimi işte bu manzara eşliğinde yazacağım artık. Elimde bir fincan taze çay ile birlikte…” demişti. Balkonda bir yandan manzaranın güzelliğini tadarken, öte yandan, gelecekle ilgili planlardan söz etmiştik. Bir ara boşta bulunup “Bu ev için parayı nereden buldun?” dedim. Aramızdaki samimiyete binaen söylemekle birlikte, Haluk’un yüzündeki acıyla kasılan ifadeyi gördüğümde sorduğuma pişman oldum. Önce lafı geveledi, oradan buradan mantıksız şeyler söyledi ve sonunda yarı kısık bir ses tonu ile “Kayınpederim, kızına hediye etti.” dedi. Sonra kayınpederinden böylesine pahalı bir hediyeyi kabul etmenin sancısı ve ezikliği içinde, kendini savunmak için söylediklerine kendisi bile inanmadığı ve benim de inanmayacağımı bildiğim hâlde; “Ben gerçi hediye olarak değil, ancak bir borç olarak kabul edebileceğimi ifade ettim ve Nermin’e babasına böyle iletmesini söyledim. Bir gün daha iyi kazandığımda parasını öderim olur biter.” diyerek cümlesini bitirdi. 

O görüşmemizin sonunda, sahilden vapurla Avrupa yakasına geçerken Haluk hiç aklımdan çıkmadı. İçimde bir his vardı ve bu onunla ilgili tamamen huzursuz edici bir şeydi. En muhtaç olduğu öğrencilik yıllarında bile kayınpederine karşı kuyruğu dik tutmayı delikanlılık ve erdem kabul etmiş; bunu, yeri geldiğinde gururla anlatmış ve hatta bu durumdan dolayı Allah’a şükür ve övgü yağdırmış dostumun, yelkenleri nasıl bu kadar suya indirdiğine bir türlü anlam verememiştim. O gün bu güzel insanın bir kırılma noktası yaşadığını şeytan kulağıma fısıldamış; ama “lâ havle” çekerek şeytanı kovalamıştım. Buna rağmen, şeytanın fısıltısı ruhumda ince, kanayan ve acıtan bir iz bırakmıştı. 

Ertesi yıl izin için İstanbul’a döndüğümde, ısrarla aramış olmama rağmen, Haluk cep telefonunu açmadı. Başlangıçta işleri çok yoğun olsa gerek diye düşünsem de en azından bir gece yarısı bile olsa beni arayabilirdi diye aklımdan geçirdim. Merak etmiştim, tedirgin ve huzursuz olmuştum. Birkaç gün, değişik saatlerde aramış olmama rağmen bir cevap alamayınca o hafta sonunun akşamında ev telefonundan aradım. Niyetim, Nermin’e Haluk’un beni aramasını söylemekti. Nermin telefonda daha “Nasılsın?” demeye kalmadan

sesimi tanıyınca ağlamaya başladı. Donakaldım. Dostumun başına kötü işler geldiğini anladım. Şaşkınlığımı çabucak üzerimden atıp ben de ağlamaklı bir sesle “Neler oluyor? Haluk nerde?” demeyi başardım. Bir müddet telefonda ağladı. Hiçbir şey söylemedi. Ben de sustum ve dinledim. “Haluk artık yok.” dedi. “Haluk yaşıyor; ama benim için öldü. Onu defterimden sildim ve ayrıldık.” diye ekledi. Başımdan aşağı buz gibi sular döküldü, kaskatı kesildim. “Peki, ama neden?” diye acıyla sordum. “Bunun ne önemi var? Ben önemsemiyorum. Sen önemsiyorsan ona sor.” diyerek sözünü tamamladı. Hızla telefonu kapatıp Haluk’u yeniden uzun uzun çaldırdım. Yine açmadı. 

Şaşkın ve çaresizdim. Belki bir şeyler yapabilirdim. Yeniden başlayabilirlerdi. Birden bizleri tanıştıran Yaşar Ağabey’i hatırladım. O da telefonda üzüntülü bir sesle “Üzülmeyesin diye sana haber vermedik.” dedi. “Biz de ilk duyduğumuzda çok şaşırdık. Fatma Ablan Nermin’e, ben ise Haluk’a koştum. İkisi de yeminli gibi, tek kelime etmediler. Meğer bizim haberimiz de mahkeme kararı ile boşandıktan sonra olmuş. Üzgünüz.” dedi. 

Duyduklarıma inanamadım. Önce kötü bir rüya ya da sevimsiz bir şaka gibi geldi. Dostuma yakıştıramadım. Üzüldüm ve gözümden her ikisi için dualar eşliğinde birkaç damla yaş süzüldü. Telefonu elime aldım ve ısrarla Haluk’u çaldırdım. Ona bir yardımım olabilir, bana ihtiyacı olabilir, yeniden buluşmak, birleşmek isteyebilir, benden ikisini bir araya getirmem için aracı olmamı isteyebilir umuduyla çaldırdım, çaldırdım. Mecbur kaldığını anlayınca yanıtladı. “Buyur” dedi telefondaki üzgün ses. Hâl hatır sormadan konuya girdim: “Neden hem de benden habersiz yaptın bunu?” dedim. “Şimdi gel seninle bir anlaşma yapalım. Yaşanması gereken güzel anlar vardı. Güzeldi. Yaşandı ve bitti. Ben böyle bakıyor ve kendimi böyle teselli ediyorum. Bir daha bunu sorma olur mu?” dedi. Sesindeki kararlılığı anlayınca ısrarımın boşuna olduğunu anlamakta gecikmedim. 

Aradan geçen yıllar içinde Nermin’i bir daha aramadım; ama haberlerini Fatma Hanım’dan aldım. Haluk’u ise iki kez daha telefonla aradım; ama o beni aramadı ve yıllar oldu ki ne görüşüyoruz ne de haberini alıyorum. Sır oldu ve sırra kadem bastı. Belki arasam bulacağım şu koca İstanbul’da. Ama ne için ??? 

Anladım ki dostlukları bir rüya gibi idi. Dostlarım benimle görüştüklerinde geçmişleri ile yüzleşecek ve acı çekecekler. Tıpkı birbirlerini kendi hayatlarından sildikleri gibi, her ikisi birden beni de hayatlarından silmiş. Ben ise telefon defterimden ne adlarını ne numaralarını sildim. Her ikisi de pırlanta gibi insanlardı, dostluklarını kalbimden silemedim. Hep benimle yaşadıklarını değil de birbirleriyle yaşadıklarını, benden sonra kalplerinde yaşadıklarını hikâye etmek istedim. 

Çünkü asıl hikâye o noktadan sonra başlıyordu. Konuşulacak ve yazılacak her şey asıl şimdi kalplerinde saklı. Hani yeryüzünde deprem olduğunda dağlar yerinden sökülür ya. Hani denizler ayağa kalkar ya. Hani ağaçların kökleri topraktan sökülür ya. Hani nefes alıp veren tüm yaratıklar topyekûn hayatta kalma telaşına tutuşur ya. Birkaç saniye sürmesine rağmen o depremin etkisini yıllarca hissederiz ya hani. Ya ruhlarımız depremi nasıl yaşar? O uçsuz bucaksız kalbimizin sevda suları kabardığında, sabır dağlarımız yerinden çatırdadığında, öfke yanardağımız harekete geçip etrafımıza dilimizden savrulan lavlar saçtığında ya da hüzün bataklığında bir yarık açılıp da bizi dört bir yanda yutmaya başladığında insan ne yapar, biz ne yaparız? 

Hani o güzel söz var ya: “Yaşadıklarımız da kazancımızdır”. Ben şimdi bu iki dostumun benden sonraki hikâyesini yazmak için hemen her buluşmamızda uğradığımız Çamlıca Tepesi’nde, yılda en az bir kez, “Niçin ayrıldılar?” sorusu zihnimi kurcalarken, bir yandan İstanbul’u izliyor öte yandan bir umut içinde, onlarla yeniden görüşmeyi bekliyorum.