AŞK BAHARDA AŞK…


Mende Mecnundan füzun aşıklık istidadı var 
    Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var”

         (Bende mecnundan daha fazla aşıklık özellikleri var 
      Sadık olan aşık benim, Mecnunun sadece adı var)

Fuzuli

Her bahar mahşerin yeni bir provasıdır. Dağlar, tepeler; dereler, denizler; ağaçlar, çiçekler; kuşlar böcekler yeniden dirilişi yaşar. Tabiat dediğimiz o eşsiz sahnede yer alan tüm varlıklar, kışın derin uykusu olan ölüm sessizliğinden uyanır, hep birden yeniden canlanışın coşkusuna katılırlar. Ölümün içinde ne kadar sessizlik ve derinlik varsa baharın içinde de o kadar coşku ve sığlık vardır. Bu nedenledir ki ölümü anlamak ve yorumlamak için bilgi, birikim, deneyim gerekir iken yeniden dirilişi anlamak için bu muhteşem sanata sahip tabiatın sıradan bir neferi olmak kâfi gelmektedir. Bahar durudur, yalındır, nettir ve dokunabileceğiniz kadar yakındır. Bu özelliklerinden dolayı bütün canlılar kolayca ve içtenlikle kucak açar bahara, sevinçle karşılar gelişini. Baharda ölümün sır perdesi yırtılır ve herkes kendi alınyazısı ile yeniden karşılaşmak üzere kendi yoluna çıkar.

Bu diriliş ve mahşer sahnesinde insanın konumu öteki tabiat üyelerinden oldukça farklıdır. Dağlar, dağlardaki ağaçlar, ağaçlardaki dallar, dallardaki çiçekler kendi coşkusunu yaşarken yalnızca insan o şahlanış içinde karmakarışık duygulara bürünür. Bir yanda tabiatla beraber aynı coşku insanın damarlarında dolaşmaya başlarken, öte yanda o büyük uykudan uyanmış olmanın verdiği mutlu sarhoşluk, çok geçmeden, yerini bir iç ürpertisi ve iç serinliğine bırakır. Bu farklı hali yalnızca insana has bir özellik olan “bilinç ve farkındalık”la izah etmemiz haksızlık olacaktır. Çünkü insan bu muhteşem kainat-ı kübrada yeniden dirilişe sıfır noktasından başlamamaktadır. Kendi dışındaki bütün mahlukat her bir zerresi ile ölümü kabullenip çırılçıplak kalabiliyor ve sonra baharda yeniden ama sıfırdan dirilebiliyor. Oysa insan, işte o sıfır noktasından başlayarak dirilişe katılamamaktadır.

İnsan için her bahar bir önceki yılı aratacak fiziksel yıpranma ile bu seremoniye katılmak demektir. Yani her baharda aslında biraz daha yaşlanmaktadır ve insan bunun da farkındadır. Kendi bedenini yeniden diriltemeyeceğinin farkındadır. Alnına düşen çizgileri, kırışan göz etrafını, saçlarındaki akları, bükülen belini ve eğrilen bacaklarını yeniden diriltemeyeceğinin tam bilincindedir. Ancak bu çaresizlik onu tabiatın çağıltısına eşlik etmekten alıkoyamaz. Bedeni yeniden diriltmek ağaçlar gibi, dereler gibi mademki mümkün değildir o halde her bahar ruhu dirilterek tazelendirmek suretiyle mahlûkatın yeniden diriliş mutluluğuna eşlik edilebilir.

Kemal tüm bunları düşünürken hem yağmur hem de rüzgâr şiddetini artırmış olsa gerek ki üşüdüğünü hissetti. Yağmurluğuna daha sıkı sarıldı. Oturduğu bankın üzerinde duran termosa uzandı, kapağını açtı ve çıkardığı cam bardağa önceden hazırladığı sıcak kahveden yarıya kadar doldurdu ve termosun ağzını kapattı. Cam bardak kahvenin sıcaklığını önce kendi içine çekti ve her bir zerresine o sıcaklığı ulaştırdı sonra yetmedi bunu dışına taşırdı. Kemal cam bardağa dokunduğunda işte o sıcaklığı hissetti. Şimdi sıra kendisindeydi. Önce avuç içi ve parmakları ısındı sonra bu sıcaklığı tepeden tırnağa tüm hücrelerine iletti ve hepsi memnuniyetle karşıladılar. O an bedenine dokunacak olsanız sıcaklığı siz de hissedebilirdiniz. Bardağı oluşturan cam zerrelerinin farkına varamadığı kahvenin kokusunu, buğusunu, rengini, lezzetini ve daha ötesini de vücudunun en uç noktasına kadar ulaştırdı.

Her nisan ayının on beşinde Kemal, şu an üzerinde oturduğu bu bankın üzerinden denizin kıvrım kıvrım süzülen dalgalarına bakar, meftunu olduğu kenti, İstanbul’u, karmakarışık duygularla izlerdi. On yıldan fazladır hep aynı şeyi yapıyordu. O tarih hafta içine geliyor olsa bile kendisine izin veriyor, sabah erkenden duş alıyor, tıraşını oluyor, güzel kokular sürünüyor, havanın durumuna göre (yağmurlu olduğunda yağmurlukla, soğuk olduğunda paltoyla) resmi olmayan kıyafet giyiniyor, su geçirmeyen spor ayakkabıları ile yola koyuluyordu. 

Yaşadığı ev oldukça yakın olduğu için yürüyerek on dakika içinde kendini sahile atıyordu. Tepelik bir alandan aşağı sahile inen yolda, boylu boyunca çiçek açan beyaz, leylak, pembe renk ziyafetini ruhuna emdiriyor, derin derin nefes içine çekerek baharı kokluyor ve son birkaç yıldır durmadan diline dolayıp olur olmaz her yerde kendiliğinden dudaklarından dökülen Rahman suresini okuyordu. “Şimdi rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız?” ayetine geldiğinde “Yemin olsun ki hiç birini, hiç birini; ne inkâr etmek ne de yalanlamak mümkün” diyordu içinden. 

Sahile vardığında çiçek satan kadınlardan uzun saplı kırmızı bir gül satın alıyor, o gülü oturacağı bankın hemen birkaç adım ötesindeki kaldırım taşı üzerine bırakıp usulca oradan uzaklaşarak oturacağı banka doğru yöneliyordu. Bir eli ile beraberinde getirdiği termosu tutuyor öteki ile de avucunun içinde küçük tahtadan bir hediye kutusu taşıyordu. Sabahın erken saatleri olduğu için bank çoğunlukla boş oluyordu. Bankın sağ köşesine yakın oturuyor sol tarafına termosu koyarken elindeki tahta hediye kutusunu asla yere bırakmıyordu. 

Sonrasında dakikalar dakikaları kovalıyor, saatler durmaksızın akıyordu. Şehrin kendi gürültüsüne uyanışını, bir türlü akmak bilmeyen trafiğini, gökyüzündeki bulutların oluşturduğu görsel resim galerisini, ayaklarına kadar çarpan çoğu zaman hırçın bazen de dingin dalgaları ve rüzgârın nazlanarak esip salladığı ağaçların yapraklarındaki çiçekleri seyre dalıyordu. Kimi zaman rüzgârın sesine kendi sesinden usul usul Rahman suresini karıştırıyor ve o ayetler dalgaların sesi ile eşsiz bir senfoni oluşturuyordu. Kimi zaman da yağmur, ayetleri duyunca o ulvi sese koşup geliyor ve aheste bir rüzgâr o sesi dalga dalga gökyüzüne taşıyordu. 

Niçin mi bu mekân, o kırmızı gül ve bu bank? 

Bunun Kemal için çok özel bir anlamı vardı. Yıllar yıllar önce sevdiği insanla ilk bu ortamda karşılaşmış ve tesadüfen tanışmışlardı. Sonra çok sık olmayan karşılaşmalarının neredeyse tamamını bu bankın üzerinde oturarak geçirmiş, göz göze gelmekten dahi çekindikleri için birlikte bu dalgalara bakarak konuşmuşlardı. Küçük, üzeri işlemeli gümüşten kolyeyi burada O’na hediye etmişti. O güne kadar bilmediği ve asla bir daha yaşamadığı bambaşka duyguları burada tatmıştı. Bu bankın hemen sol yanı başında, şimdilerde uygulamadan kalkan jetonlu telefon kulübesinden sayısız kereler sevdiği ile konuşmuştu.

Her şey bir rüya gibi giderken ansızın uyanma vakti gelip çatmıştı. Hiçbir sebep yokken bir ikindi vakti O; kendisinin hediye ettiği gümüş kolyeyi ve saçlarından kestiği birkaç teli, küçük ipek bir mendilin içine koymuş; o mendili de tahtadan yine ufacık bir hediye kutusunun içine bırakarak işte bu bankın içinde sağ avucuna bırakmıştı. Sonra gözlerini korkusuzca ama kesin bir kararlılıkla Kemal’in gözlerinin içine dikmiş; “bunu ömrün boyunca sakla ve beni asla unutma” demişti. Kemal olanı biteni anlamaya çalışırken O ardına bakmaksızın çoktan uzaklaşmıştı. Bankın üzerinde bir saate yakın geçirdikten sonra hemen yanı başındaki telefon kulübesine koşmuş, jeton atarak aceleyle tuşları çevirmiş, çevirmiş, çevirmişti. Sonra ertesi gün, sonra bir sonraki gün. Başlangıçta çalıyor da açmıyorlar gibi olan ses üçüncü günün sonunda sürekli meşgul çalıyor olmuştu.

 

Yalnızlığın ne demek olduğunu ilk o zaman anlamıştı Kemal. Allah yeryüzünü yaratmış ve tam ortasına da sanki O’nu tek başına koymuş gibiydi. Kendisinden başka kimseyi görmüyordu gözü. Ya da okyanusun ortasında bir sağa bir sola savrulan, nereye gideceği, ne yapacağı belli olmayan küçük bir yelkenli gibiydi. Bir o yana bir bu yana savruluyordu. Ruhu nasıl daha önce tatmadığı kadar mutluluğu tatmış ise şimdiye kadar hiç bilmediği acılarla da ilk kez tanışmıştı. Boşluk, karanlık, yalnızlık, hiçlik, kimsesizlik, terk edilmişlik ve daha nice ismini bildiği bilmediği ruha ıstırap veren her ne var ise hepsini tanımış, her birinden ayrı ayrı nasiplenmişti.

Sevda denilen maraz insanın hayat çizgisini üçe ayırıyor; ilki sevdiğinden önceki dönem. Ya da bir diğer adı yaşanmamışlık ve hiçlik dönemi; uzun ya da kısa fark etmiyor çünkü yaşanmış kabul edilmiyor. İkincisi sevdikten sonra terk edilinceye kadar geçen süre. O kadar kısa ve o kadar yalan ki… Yaşadın mı yaşamadın mı belli değil. Bir rüyadasın. Üstelik o rüya içinde sarhoşsun.  Üçüncü ve son dönem; insan ömrünün en uzun ve en acılı dönemi, yani terk edildikten sonra geçen süre, yani rüyadan uyanıp gerçekle yüzleşme dönemi, yani acılar ve ıstıraplar dönemi, yani yaşadığını ta iliklerine kadar duyumsadığın dönem.

Üçüncü dönem o kadar uzun bir süreçtir ki bu zaman dilimi de kendi içinde belli aşamalardan geçerek kemalatını tamamlar. Yani her yarım kalan aşkın sonrasında insanı bir kaç merhale bekler. Kemal bu aşamaların her birini yaşayarak öğrendi ve bu merhaleler arasındaki ayrım çok sonraları dikkatini çekti. Terk edildikten sonra kendi içinde yaşadıklarının dört merhalede toplandığını gördü. 

İlk aşamanın adı “umut”. Hani o sevdiğin çekip gitti ama bir gün geri gelecek. Her şey yeniden eskisi gibi olacak. Yine güleceksin ve tekrar gülecek gözleri sana. İçin içine sığmayacak yeniden. O gitti belki ama bugün dönecek, bugün olmazsa yarın, olmazsa öbür gün, yine olmazsa bir sonraki gün ama mutlaka dönecek. Bak işte burada kokusu duruyor, burada hatıraları… Bu tahta bankta sıcaklığı duruyor, bu bahar havasında soluğunun kokusu. O bir gün mutlaka dönecek ya da sen O’nu arayıp bulacaksın ama bu hikâyenin sonu mutlulukla bitecek. Bu döneme uzun süre takılıp kalanların sonu çoğunlukla tımarhanede sonlanmaktadır. Çünkü bu hayal kişinin benliğini ayakta tutarken gerçek hayatla olan ilgisini tümüyle koparmaktadır. 

Beklersin, beklersin, beklersin…. Anlarsın ki gelmeyecek, bir daha dönmeyecek, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İşte o ikinci merhaledir. Bu merhale; kendini suçlama dönemidir. Başlarsın içten içe, acımasızca kendini eleştirmeye. Hep kendini suçlarsın. Senin yüzünden çekip gitmiştir. Yeterince ilgilenmemişsindir, yüz vermemişsindir, hata yapmışsındır, üzmüşsündür ve bu yüzden o, çekip gitmiştir. Kısa ama en tehlikeli dönemdir. Çünkü iç kıyımın yani intiharın en sık yaşandığı dönemdir. Kendini suçladıktan sonra elbette bu suçun bir ceza karşılığı olmalı der ve canına kıyarsın. Bu döneme takılıp kalanların sonu ise çoğunlukla hastanede bitmektedir ya da başarabilirse toprakta. İnsanın kendi kendisinden bir kaçışıdır aslında…

Ancak dirayetini korur da kendine ceza kesmeyi başka bir bahara ertelemeyi başarabilirsen üçüncü merhaleye geçersin. Bu aşamada sen suçlu değilsindir; O, suçludur. O aslında seni hak etmemiştir. Sen O’nun için yanıp tükenirken, benliğin dâhil bütün varlığından vazgeçerken, O, seni ansızın yüzüstü bırakıp gitti ise burada tek bir suçlu vardır ve O’dur. Mademki O suçludur; suçunun cezası O’nu kendi içinde paramparça edip parçalara ayırmak sonra da yok etmektir. O’nun adını tarih sayfasından silmektir. Yani her terk edilmişlik arkasında kocaman bir intikam ateşini tutuşturur. O ateş öylesine alevlidir ki kavı kişiyi yakar kavurur. İkinci merhaleye göre nispeten daha hafif olsa da iki temel özelliği ile ondan ayrılır. Birincisi, etki süresi ikinci merhaleden daha uzundur; ikincisi ise kontrol edilemeyen öfke patlamaları ve etrafa karşı şiddet ve saldırganlık belirtileri tezahür eder. Bu döneme takılıp kalanların çoğunun sonu ise hapishanede sonlanır. Bu merhaleyi de kazasız belasız atlatmak lazım gelir.

Dördüncü, son merhalede sular artık durulur. Bedene ve ruha bir dinginlik yerleşir. Teslimiyet ve tevekkül hâsıl olur. Artık ulaşamayacağını bilirsin. İçindeki O silinir, O’ndan eser kalmaz. Ruhun O’nu aramaz bambaşka bir deryaya dalar. O’nu ararken her bir merhalede çektiklerin ruhuna som altın olarak damlayıp kalbini aydınlatır. O aydınlık içinde, daha önce görmediğin bin bir kapı görürsün. Başlarsın her bir kapıdan içeri doğru yol almaya. Bütün bir ömrün o kapıları dolaşmakla geçer. Bambaşka lezzet ve hazla dolu binlerce kapının birinden çıkar ötekine girersin. Kalbin nur olur, kendin nur olur, nura gark olursun. 

Kapılardan birinde daha önce aradığın O sevgiliye rastlarsan ya tanımazsın ya da bir “merhaba” der süratle geçer gidersin. Çünkü kendi içinin aydınlığında şunu fark edersin; aslında tüm güzellik benim şu kalbimde. O sevgili sadece bir suret olmaktan öte bir şey değilmiş. O bir sembolmüş ve Allah O’nu benim yoluma kendi aydınlığıma ulaşmam için çıkarmış. O’na kavuşmuş olsaymışım belki bana gizli hazinelerin kapıları açılmayacakmış. Bu merhale artık son merhaledir. Ruh bu aşamada iki parçadan bir bütüne doğru yol alır. Bir noktaya geldiğinde yol ikiye ayrılır; biri meyhaneye öteki ise ibadethaneye. Her kalp kendine uygun bir kanala doğru süzülür. Gerçekte ise her iki gönlün de aradığı aynıdır. Biraz muhabbet, biraz aşk…

Kemal bu bankın üzerinde otururken şimdi dördüncü merhalede olduğunu düşünüyordu. Terk edildikten sonraki ilk merhalede günlerce bu bankın üzerinde oturup beklemişti. Hatta iyice abartmış, sevdiği gelip de bulamadan gitmesin diye birkaç gece üst üste orada yatmıştı. Jetonlu telefon kulübesinden hafızasında ezbere sakladığı numarayı, çalmayacağını bile bile binlerce kez üst üste aramıştı. Telefon aramalarına ara verdiğinde caddeleri, sokakları, çarşıları, pazarları ve kalabalık meydanları adım adım karışlamıştı. Hep bir gün mutlaka karşılaşmayı hayal etmişti. Ansızın, hiç beklenmedik bir şekilde karşısına çıkacağını düşünmüştü.

Kendini suçladığı ikinci merhale nispeten kısa sürmüş, aklını devreye sokarak hesap kitap yapmış ve suçsuzluğuna güç de olsa kendini inandırmıştı. “O” suçlu dediği dönemde ise birkaç öfke patlaması atağı dışında asla şiddete başvurmamış, sosyal yaşantısına ruhundaki çalkantıyı bulaştırmamayı başarmıştı. Her üç süreci de tek başına yenmiş ve asla hayatına bir başkasını sokmamıştı. Dördüncü aşamaya ise komşusu olan bir öğretmen arkadaşının yardımı ile yumuşak bir geçiş yapmıştı. Kuran’la tanışmış ve bambaşka bir adam olmuştu. Hele Rahman suresini ilk okuduğunda abartısız onlarca kez okumuş, okumuştu. Yıllar yılı susuz kalan, çoraklaşan bir kalbin; bağlar ve bahçeler içindeki sayısız su pınarlarına kavuşması gibi büyük bir sevinçle okumuştu. 

Bütün bu fırtınalar kalbinde olup biterken tek bir şeyi ihmal etmemişti; her yıl nisan ayının on beşinde bu bankın üzerinde oturup ruhunu baharla birlikte yeniden diriltmeyi. O satın aldığı kırmızı gülü bıraktığı kaldırım taşının üzeri, aslında şimdilerde yıkılmış olan telefon kulübesinin yeriydi. Konuştuğu güzel dakikalarınhatırası için,şimdi kulübe yerinde olmasa da,oraya bir kırmızı gül bırakıyordu. Ve her nisanın on beşinde sağ avucuna tahtadan hediye kutusunu alıyor, içindeki ipek mendili açıyor, gümüş kolyeye ve içindeki birkaç saç teline dakikalarca bakıyordu. Sonra tekrar özenle onları o tahta kutuya yerleştiriyor ve kutunun arkasına kendi el yazısıyla yazdığı yazıyı okuyordu: “Vasiyetimdir; benimle birlikte gömülsün. Kemal”.  

Yine bir nisan on beşinin akşamında Kemal, kalbi huzur içinde evine dönerken şunu iyi biliyordu ki; dördüncü merhalede olsa bile içindeki “kavuşma umudu” onu her yılın aynı gününü bu mekânda ve bu bankın üzerinde saatlerce tutmaya yetiyordu.