ZELİHA

“Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum”

Sezai Karakoç 



“Bir insanın anavatanı çocukluğudur” diyor yazar. 

Çok doğru. 

Sanırım bu yüzden olsa gerek; bütün psikiyatristler erişkinlerin evvela çocukluk dönemlerine girmeyi arzu ediyorlar. Yani anavatanlarını keşfetmek, oradaki girdapları, akıntıları, sürükleyici güdüleri, caddeleri, sokakları, dağları, ırmakları bilmek istiyorlar. Çünkü biliyorlar ki bir insan ruhunu yeniden diriltmenin ya da ruhundaki gedikleri, boşlukları doldurmanın; kırıklıkları, yıpranmışlıkları, eskimişlikleri onarmanın en güzel yolu çocukluğunu bilmekten geçiyor. Yani size yardım edebilmeleri için sizden anavatanınıza kısa bir seyahat yolculuğu talep ediyorlar. 

Şimdi niçin mi anlatıyorum tüm bunları? 

Ankara’nın en güzide hastanelerinin birinde, kulak burun boğaz kliniğinde, oğluma bademcik ameliyatı yaptırmak için geldiğim bu hastane odasında kendi anavatanım olan çocukluğumu bütün çıplaklığı ile gördüm de ondan. Hem de hastanenin çıkardığı bir derginin sayfaları arasında. Aslında benim bu hastaneye ikinci gelişim. İlki bundan tam yirmi yıl önce idi. Bu ikincisi. Oğlumu ameliyathaneye gönderdikten sonra içimdeki sıkıntıdan kurtulmak için odadaki sehpanın üzerinde duran ve hastane tarafından çıkarılan dergiye göz atmak istedim. Rastgele ortalardan açtığım sayfalardan daha ilkinde konunun başlığı ile çarpıldım: Zeliha. Başlık beni aldı, bulunduğum koltuktan ta yıllar, yıllar öncesine, çocukluk günlerime, kendi öz anavatanıma fırlattı…

İlkokul’dayım. Ailemden olan herkes zekâm ve yeteneklerim konusunda başkalarından önde olduğum konusunda vurgu yapıyor. Öğretmenim de ailemle hemfikir. “Büyük bir adam olacak bu çocuk” diyor aileme. Bu yüzden yetmiş kişilik sınıfta bana ayrı bir özen ve ihtimam gösteriyor. Sınıfta o kadar çocuk arasında fark ediliyor olmam arkadaş çevremin azalmasına yol açmıştı. Arkadaşlarımdan kimse beni sevmiyor, benimle oynamak istemiyordu. Çünkü onlar birbirleri ile arkadaşlardı. Oysa ben öğretmenin arkadaşı idim. Çocuklar kendi aralarına almazlardı beni. Başlangıçta çok zoruma gitse de sonraları alıştım. Onlar beni her terk edişlerinde, her dışladıklarında biraz daha kitaplara, sayfalara, rakamlara bulaştım. Her bulaştığım kelime ve rakam zekâmı daha fazla biledi, parlattı ve giderek onlardan koptum, uzaklaştım. Birkaç öğrenci dışında neredeyse kimse benimle konuşmuyordu.

Sınıftaki tüm çocuklar esmer karayağızdı. Ben de esmer sayılırdım. Erkekler ve kızlar siyah önlük ve beyaz yakalık takar sınıfa öyle girerdik. Hepimizin ayağında kış aylarında siyah lastik çizmeler olurdu. Yaz aylarında ise kırmızı, yeşil, mavi renkte üstü açık, tokalı naylon ayakkabılar giyerdik. Biri sağ biri de sol cebimizde olmak üzere önlüğümüzün her iki cebinde birer mendil bulundurur, her pazartesi mendil ve tırnak kontrolünden geçerdik. Gerçi öğretmen bana hiç bakmazdı ama bu uygulama haftanın ilk günü bayrak ve istiklal marşı töreninin hemen akabinde mutlaka uygulanırdı. Kısaca kız erkek hepimiz birbirimize benzerdik. 

İkinci sınıfa geçtiğimizde on beş öğrenci sınıfta kalmış, sayı olarak biraz rahatlamıştık. İşte tam o yıl sınıfımıza yeni bir öğrenci katılmıştı. Zeliha. O hepimizden farklıydı. Farkıyla sınıfta göz doldurmuştu. Bir kere beyaz tenli ve saçları sarıydı. Uzun ve düz saçları vardı. Bizim sınıftaki tüm kızların saçları kısaydı çünkü kısa saçın bakımı kolay olurdu ve çok çabuk kirlenmezdi. Onun saçları ise tam tersine uzundu. Kimi zaman kurdeleli tacıyla saçlarını geriye doğru atar serbest bırakır, kimi zaman da iki yana baklava dilimi gibi örülü gelirdi. Önlüğü ve yakalığı da yeniydi. Biz hepimiz bir önceki sene kullandığımız önlüğün aynısı ile gelmiştik. Onun önlüğü yepyeni ve simsiyahtı. Siyahı bile farklıydı. Rengi siyahtı ama pırıl pırıldı. Parlayan bir kumaşı vardı. Yakalığı diğer kızların yakalığı gibi düz değil etrafı dantelle işlemeliydi. Önlüğünün altına giydiği siyah çorapları düz değil desenli idi. O, bizler gibi lastik çizme ya da naylon ayakkabı giymezdi. Kışın pembe renkli, üzerinde koyu kırmızı çiçek motiflerin sıralandığı çok güzel bir bot giyerdi. Diğer zamanlarda ise beyaz, sarı ve kırmızı olmak üzere üç farklı renkte yine üzerinde çiçek deseni olan deriden ayakkabıları ile dikkat çekerdi. 

Türkçesi tam bir İstanbul Türkçesi olup bizim sınıftakiler gibi (bizim sınıftakiler gibi diyorum çünkü ben İstanbul’u bilmezdim ama tıpkı kitaplarda yazıldığı ve okunduğu gibi konuşmaya çalışırdım, bilmeden tıpkı Zeliha gibi konuşuyormuşum meğer) şive ile konuşmazdı. Her hali ile hepimizden farklı, her haliyle hepimizden güzel ve göz alıcıydı. Bambaşka bir havası, o güne kadar hiç bilmediğim, görmediğim bambaşka bir tarzı vardı. Benim için ilk defa keşfedilecek bir ada, yeni bir kitap, farklı bir şehir, şehirden de öte yepyeni bir ülke hükmünde idi. İnanılmaz bir merak duygusu uyandırmıştı Zeliha içimde. Kimdi, nereden gelmişti, niçin gelmişti vesaire, vesaire…

İlkin babasını tanıdım. Babası subaydı. Kızını okula getirdiği ilk gün sınıfa gelmiş, en öndeki ilk sıraya, kızını öperek kendi elleriyle yerleştirmişti. Babası da babalarımızdan farklıydı. Uzun boylu, beyaz tenli, hafif sarışındı. Kısa kesilmiş kestane rengi saçlarını başındaki askeri şapkasını çıkardığında görmüştüm. Bakışlarında netlik, kararlılık ve kesinlik vardı. Asık suratlı denemezdi ama ciddiyeti her halinden okunuyordu. Yeşil askeri üniformasının altında siyah rugan ayakkabıları göz kamaştıracak kadar parlıyordu. Kim bilir belki de o gün, o adama fazlasıyla özendiğim için akşam eve döndüğümde sofrada annem ve babamın gözlerinin içine bakarak; “Ben karar verdim, büyüdüğümde büyük ama çok büyük bir subay olacağım” demiştim. 

Zeliha’ya olan merakım gün gün giderek artıyordu. Ne konuştuğunu dinlemek, ne söylediğini bilmek istiyordum. Onunla ilgili her şey ilgimi çekiyordu. Hangi derste parmak kaldırdığı, hangi soruya cevap verdiği, hangi şarkıyı sevdiği ve mırıldandığı, teneffüste nereye gittiği, hangi oyunları oynamayı tercih ettiği, hangi musluktan su içtiği ve kimlerle konuşup arkadaşlık ettiğini merak ediyordum. Akşamları okul dönüşü şehirdeki tek ve okulumuza en yakın olan Subay Lojmanlarındaki evine (ki bir akşam gizliden onu takip ederek nerede oturduğunu öğrenmiştim) giderken hangi yolu kullandığı, annesi, babası, varsa kardeşi ya da kardeşleri gibi onunla ilgisi olan her şeyi ama her şeyi öğrenmek istiyordum.

Sınıfta benim ona olan ilgi ve merakımı sezen hiç kimse yoktu. Hiç arkadaşımın olmaması, matematik sorularını kalem kullanmaksızın çözmem, Türkçe derslerinde en çok kitap okuyan olmam gibi özelliklerimden olsa gerek, ben de onun ilgisini çekmeyi başarmıştım. Bunu yine çalışkanlığımla başardığım için kendimle gurur duyuyor, kendimi daha çok çalışmam gerektiğine inandırıyordum. 

Sonraları zamanla ilgili olan bakışlarını üzerimde hissediyor, o zaman utancımdan kulaklarıma kadar kızarıyor ve hemen bakışlarımı kaçırıyordum. Kimi zaman da ben sebepsiz, gereksiz, lüzumsuz boş bakışlarımı sarı saçlarına dikiyordum. Ona bakıyordum ama O’ndan ötesini görüyor gibiydim. O bir siluetti ve gerçek sanki O’nun içinde, hatta O’nun da ötesinde idi. Ben işte o derinlerde olana bakıyor, hiç tanımadığım bir adaya gitmek üzere sefere çıkıyordum. Bu durum şüphesiz ilk defa tattığım bambaşka bir duygu idi. Hiç unutmuyorum bir defasında okulun arkasındaki bahçede, sıralı taş yığınlarının bulunduğu yere oturmuştum. Yanıma geldi, gözlerimin içine baktı ve iki eliyle sağ elimi tuttuktan sonra hızla uzaklaştı. Donup kalmıştım. O bakışları ve parmakları bugün gibi hatırlıyorum. O kadar sıcak, o kadar yakın…

O olaydan sonra zihnim kilitlendi, aklım durdu diyebilirim. Zihnimde Zeliha büyüdü, büyüdü, kocaman oldu ve beynimin ve kalbimin tamamını kapladı. Sürekli onu düşünmekten başka bir şey düşünemez olmuştum. Bir uçurumdan aşağı yuvarlanıyordum. Bunu hissediyor, biliyor ama kurtulmak için zerre kadar dahi olsa gereken gücü kalbimde, zihnimde ya da kaslarımda göremiyordum. Dibe vuruncaya kadar sürüklenecektim. 

Derken okul saatlerinin dışında da Zeliha’yı görme isteği uyandı içimde ve uzun bir zaman her okul çıkışı çaktırmadan o eve gidene kadar peşinden takip ettim. Eve döndüğümde ise ev onunla doluyordu. Sokak arkadaşlarım, akrabalarım, ailem O demekti. Onunla başlayan bu yolculuğun bir gün apansız biteceğini tahmin ediyordum. Bunu düşündüğümde içim acıyor, iyileşmeye yüz tutmuş bir yaranın kabuğu kaldırıldığında oluşan sızıltı gibi bir acıma duygusu küçücük göğsümün sol yarısını kaplıyordu. Öylesine garip bir hal ki; bu acıdan bile haz duyar olmuştum. Tüm bu duygular içinde bir eğitim yılını tamamladık. Yaz tatili başladığında, aslında gerçek ıstırabın o zaman başlayacağını biliyordum. Nitekim tatilin ilk haftasında acı bir haberle sarsıldım. Uçurumun dibi görünmüştü. Babasının tayini çıkmış ve ansızın İstanbul’a taşınmışlardı. Tek duyduğum bu idi, tek ulaşabildiğim bilgi bu.

Sonrası ise tam bir karanlıktı benim için. Çaresiz ve umutsuzca bekledim, bekledim. İçim bir yangın yeri idi. Tarifi imkânsız bir acı çekiyordum ama bundan hiç kimsenin haberi yoktu. Önceleri Zeliha’nın tekrar geleceğini, haber göndereceğini bir gün mutlaka göreceğimi umuyordum. Ya da hiç haber alamazsam bir yaz tatili evden kaçar, İstanbul’a trenle gider, Zeliha’yı görür sonra tekrar dönerim diye düşünüyordum. Sonraları ne düşündüklerimi yapabildim, ne de O’ndan bir haber aldım. Ertesi yıl eğitim dönemi başladığında kendimi derslere vurdum, hep çalıştım, hep birinci oldum. Ders çalıştığım saatlerde O’nu ancak unutabiliyordum. O’nu unutmak için hep daha fazla, daha fazla çalıştım…

Yıllar hep Zeliha’ya duyduğum özlemle geçti. Ailemin, ilkokul öğretmenimin ve sonraki tüm öğretmenlerimin takdirleri ile Ankara’daki güzide bir üniversitenin mühendislik bölümüne, derece ile girdim. Subay olmak fikrinden nedense sonraları vazgeçmiştim. Sanırım bunda çevremdekilerin etkisi oldu. Askerliğin zor ve meşakkatli bir meslek olduğunu söyleyerek beni soğutmuşlardı. Ankara’ya ilk geldiğim haftalar bütün üniversitelerin bölümlerinin önüne asılan kazananlar listesinde Zeliha’nın ismini aradım. Aradan yıllar geçmiş ama acı ve özlemimde zerre kadar azalma olmamıştı. Gittiğim her yerde, oturup kalktığım her mekânda, gözlerim hep O’nu aradı. 

Okulun son sınıfına geçtiğim bir sonbaharda, Karanfil Sokak’ta bulunan bir kitapevinde, romanların olduğu bölümü gezerken gördüm Zeliha’yı. Kalbim çarptı, yüzüm, kulaklarım kızardı, soluğum kesildi. Önce O mu değil mi diye tereddüt geçirdim. Çünkü yüzü aynen O idi ama karşımda başörtülü bir kız vardı. Yanına yaklaşmak için tereddüt ettim. Beraberinde kendisi gibi kapalı olan iki bayan daha vardı. Ancak O da beni tanımış olsa gerek ki yüzündeki tebessümü görünce emin oldum. Zeliha’dan başkası değildi. Yanına yaklaştım ve elimi uzatıp “Merhaba” dedim. Elim boşlukta, havada kaldı. Yanlış birine mi selam verdim diye içimden geçiriyordum ki “Merhaba” dedi. “Kusura bakma, ben tokalaşmıyorum”. 

Hemşireliği bitirdiğini ve Ankara’daki çok güzel bir hastanede göreve başladığını, bu yüzden Ankara’ya geldiğini söyledi. Sonra da yanındaki arkadaşları ile birlikte uzaklaşıp gitti. Sevinçten içim içime sığmadı. Gündüz bir çay bahçesinde saatlerce tek bir noktaya bakarak vakit geçirdim. Gece ise heyecan, mutluluk ve neşeden olsa gerek sabaha kadar uyuyamadım. Sonunda bulmuştum O’nu. Çalıştığı hastaneye gidip bulacak ayrıntılı konuşacaktım. Günün ışıması ile hastanenin yolunu tuttum. Daha önce gitmediğim halde hastaneyi bulmam kolay oldu. Çoğunlukla çocuk ve kadın doğum hastalarının bakıldığı küçük ama güzel bir hastane diye bahsedildiğini önceden duymuştum. Ne çocuk, ne de kadın hastam vardı yanımda. Yanlış anlaşılma olmasın diye sabahın yedisinde hastanenin önünde olmama rağmen içeri girmedim. Yakındaki bir kafede acı bir kahve ile güne başladım ve saat sekiz olur olmaz da hastaneden içeri daldım. 

Müracaattaki bayan sekretere Zeliha hemşire hanımı sordum. Sekreter kız bir yerlere telefon açtı. Dün gece hastanede nöbetçi olduğunu ve Zeliha’nın bu sabah erken ayrıldığını söyledi. Yıkıldım adeta. Nereye gittiğini de bilmiyordum. Sekreterden hastanenin telefon numarasını alarak ertesi günü heyecanla beklemeye başladım. Yanına gitmemin doğru olmayacağını düşündüm. Başörtüsü taktığına göre hayat felsefesinde bir takım değişiklikler olmuş demekti. Böyle düşünen bir insanı, bekâr bir erkek olarak ziyarete gitmenin uygun olmayacağını düşünerek hastaneye gitmekten vazgeçtim. Ertesi gün telefonun karşısında sesini duyduğumda ise mutluluğuma diyecek yoktu. Ciddi olduğumu, evlilik düşündüğümü ve bu nedenle kendisi ile dışarıda görüşmek istediğimi belirttim. O düşünecek zamana ihtiyacı olduğunu söylediğinde hafif bir sarsıldım. Ben sanmıştım ki hemen kabul edecek. Nedenini sorduğumda ise “Seninle alakası yok. Gerçekten kendimi evlilik konusunda hazır hissetmiyorum. Kendimi hazır hissetmeden de görüşmek inançlarıma aykırı, kusura bakma” cevabını almıştım.

Sonraları birkaç kez daha telefonla konuştuysam da telefondaki sesinden dışarıda görüşmeyi reddi konusunda kararlı olduğunu ve telefon açmamın bile O’nu rahatsız ettiğini anladım. Olsun, buna da razıydım. Bulmuştum ya O’nu. Ben beklerdim. Zaten bitirmem gereken okulum vardı. Ardından iş bulmam ve askere gitmemi de hesaba katarsak beklemek benim için de iyi olurdu. Ama bir yandan da yeniden O’nu kaybetmeyi göze alamazdım. Bu nedenle görüşmesek bile sürecin devam etmesini istiyordum ve bunu sağlayabilecek tek kişi vardı, bir kadın: Annem.

Anneme konuyu açıncaya kadar geçen süre içerisinde Zeliha’nın ilgi duyduğu inancı merak ettim. O güne kadar bayram namazları dışında camiye gittiğimi hatırlamıyorum. Oruç tutmazdım. Dini değer yargıları nerede ise sıfıra yakın bir aile ve çevrede yetişmiştim. Bulunduğum fakülte daha çok sol görüşlü öğrencilerin olduğu bir okuldu. Solcu değildim ama yaşantıda onlardan bir farkım yoktu. Sınıfta inek muamelesi gören bir öğrenci idim. Solcu öğrencilere göre ben onlardan biri idim ama işe yaramaz, ders çalışmaktan başka bir şey bilmeyen tipik bir Anadolu çocuğuydum. Bana göre ise sağ ve sol gibi düşünceler tamamen boş ve safsatadan ibaretti. Bu fikirlerle hemhal olanlar kafası okumaya, ilme yatkın olmayıp kısa yoldan kendilerini topluma kabullendirmeye çalışan birer zavallılardı. Çünkü her iki grubun önde gelenleri de dâhil içlerinde tek bir çalışkan öğrenci yoktu. Hepsi nutuk atmakta ileri ama derslere gelince oldukça geri idiler. Ben bunun geri kafalılık olduğunu düşünüyordum. Onlarla bu düşüncemi de paylaşmış değildim. Ama Zeliha’nın başörtülü olması, benimle tokalaşmaması dikkatimi çekmişti. 

O yaptıysa mutlaka güzeldir diye düşündüm. Benim bilmediğim bir güzellik mutlaka vardı. Biraz O’nun ilgisini çekebilmek için, biraz “bak bende aynı düşüncenin insanıyım diyebilmek” için, biraz gerçekten merak ettiğim için böylesine karmakarışık duygularla okuldaki sağ kesimi temsil eden öğrencilerle hiçbir temas kurmadan, bulunduğum eve yakın caminin yolunu tuttum. Namaz çıkışı imama yaklaşıp, kendimi tanıttım ve bana İslam’ı anlatmasını istedim. Memnuniyetle karşıladı ve benden her sabah namaza gelmemi teklif etti. Sabahları cemaatle namaza gidiyor, cami çıkışında biraz dini bilgiler ve arkasından Kuran dersi alıyordum. Gün ağarmaya başladığında ise kimseye gözükmeden eve geliyor, kahvaltımı yapıp okula koşuyordum. Hocam çok yumuşak ve güler yüzlü bir insandı. Bendeki öğrenme isteğini gördükçe o da anlatmak için şevke geliyordu. Günler bir yandan kendi içimde açılan yeni bir dünya olan iç alemime sürdürdüğüm yolculukla, öte yandan arada bir Zeliha istemese de sırf sesini duymak için hastaneyi telefonla her fırsatta aramakla geçiyordu. Bir yandan da annemi Zeliha ile buluşturmaya hazırlıyordum.

Birkaç ay sonra annem anlattıklarımla tatmin olmasa da gelin adayı ile tanışmaya razı olmuştu. Son zamanlarda bende olan değişiklikleri, dine olan yönelmemi hep o kıza bağlıyor ve içten içe sinirleniyordu. Bunu hissediyordum ama öte taraftan beni de kırmak istemiyordu. Bir pazartesi sabahı annemi hastaneye yolladım ve o dönünceye kadar evde bekledim. Öğlene doğru geldi. Yüzünde bir sevinç ve tebessüm yoktu. “Konuştum” dedi. “Tanıştım. Beni dinlersen eğer oğlum, o kız bizim ailemize layık biri değil. Bir defa başında örtü var. Haddinden fazla mutaassıp, çokbilmiş ve burnu havada” Böyle söyleyeceğini az buçuk tahmin ettiğim için şaşırmadım. Benim asıl merak ettiğim Zeliha’nın ne dediği idi. Merakla;”Peki anne tamam da O ne dedi sonuçta?” deyince; “Allah murat etmişse kullara ancak uymak düşer diyerek bir de din dersi verdi bana aklınca” dedi. Güzel! Bu ondan beklenen bir cevaptı. Olumsuz bir anlam çıkarmadım ve o gece huzur içinde Allah’a dua ederek uyudum (İmam’la tanıştıktan sonra her akşam dua etmeyi kendime adet edinmiştim).

Annemle olan görüşmeden sonra birkaç gün Zeliha’yı aramadım. Aslında bir de O’nun sesinden annemi ve hissettiklerini duymak istiyordum ama sürekli telefon açtığımda sıkboğaz ederim endişesi ile aramaya çekiniyordum. Bu yüzden biraz zaman geçmesini bekledim. Telefonda sesini duyduğumda kalbim heyecanla her zamanki gibi çarptı. Hal hatır sorduktan sonra annemle olan görüşmenin nasıl geçtiğini sordum: “Sana karşı ilgisiz değilim ama seni de üzmek istemem. Bu görüşmeden sonra anladım ki Rabbim bizim birlikte olmamızı istemiyor. Lütfen bir daha beni arama. Umarım gönlünde olanı hakkında hayırlı olacak bir başkasında bulursun. Allaha emanet ol ve beni arama!”

Dondum kaldım. Ben daha cevap vermeden telefonu kapattı. Gözlerim karardı, dünya karardı. Kulaklarıma bir uğultu doluştu. Önü kapatılan bir nehrin aniden boşalması anında suların çıkardığı o vahşi ses gibi bir ses beynime hücum etti. Oturduğum yerde kalakaldım. Nice zaman sonra kendime geldiğimde eve koşup anneme olanları anlattım. O ise yüzünde hem acıma hem sevinçle dolu karmaşık bir ifade ile beni kucakladı, başımı okşadı. Bir şey söylemedi ama akıp giden gözyaşlarım ve içten hıçkırıklarım zaten kendi halimi ona fazlasıyla anlatıyordu.

Üç günde kendime zor geldim ve araya hafta sonu girdi. İki gün de öyle bekledim ve hafta başında telefona sarıldım. Arayıp sebebini soracak, kendim için yeni bir şans daha dileyecektim. Her zamanki aradığım numarayı çevirdiğimde bu kez karşıma yabancı bir kadın sesi çıktı. Zeliha ile görüşmek istediğimi belirttiğimde ise işten ayrıldığı haberini bana iletti. Kan tepeme sıçramış, üzüntüm yerini öfkeye bırakmıştı. Bu habere inanmamıştım. Kendisine ulaşmayayım diye arkadaşlarına ayrıldığını söylettiriyor diye düşünüyordum. Gün içerisinde tam beş kez farklı zamanlarda yeniden aradım. Telefondaki ses değişiyor ama hangi ses karşıma çıksa aynı cevabı alıyordum. Ertesi gün bir bayan arkadaşıma telefon açtırıp bir de onunla Zeliha’yı çağırttım. Cevap aynıydı. Zeliha işten ayrılmıştı. Yeni haftanın son günü telefonuma çıkan bayana çok önemli olduğunu onunla mutlaka görüşmem gerektiğini filan anlatınca, kadıncağız acımış olsa gerek ki; “Kardeşim tek bildiğimiz İstanbul’a geri döndüğüdür. Ama hangi hastanede çalışacağını, nerede olacağını sormamıza rağmen bizlere de söylemedi” dedi. 

Yeni bir yangın vardı yüreğimde. İkinci kez ayrılık ateşini taşıyordu kalbim. Bu sefer tam kavuştum derken yitirmiştim. Şimdi ben kocaman İstanbul’da nerede bulacaktım O’nu? Nasıl bir araya gelecektik? Kader tam da huzura ulaştım derken benden çekip almıştı Zeliha’yı. Soluğu dostum olan İmam’ın yanında aldım. Onun yanında da ağladım. Çektiğim ıstırabı az da olsa onunla paylaştım. Sevgi ve merhamet dolu bakışları ile; “İmtihan işte bu demek evladım” dedi. Tam ben yüzümü Hakka yöneltmiş iken Rabbim beni sınamak istemişti. Ne sığınacak başka kapım, ne dilenecek başka yerim vardı. Kuran’da sabırla ilgili ne kadar ayet varsa hepsini günler, haftalar, aylarca okudum. Onu kaybetmiştim ve bu benim en ağır imtihanımdı. Sabır ve dua ile Allah’a daha fazla yaklaşmanın yolunu aradım. Artık sadece sabah namazlarını değil fırsat bulduğum tüm vakit namazlarını cemaatle camide kılmaya başladım. Zeliha’yı kaybetmiştim belki ama Zülcelali vel İkram’ı bulmuştum. Cananı kaybetmiştim ama asıl canı bulmuştum. 

Tam üç yıl sabır, dua, heyecan, merak ve gözyaşı ile geçti. Okulu bitirmiş, özel sektörde yüksek maaş ile iyi statüsü olan bir işe girmiştim. İş arkadaşlarım okul arkadaşlarımdan tamamen farklı idi. Çoğu mütedeyyin insanlardan oluşan bir çevrede çalışıyordum. Hatta vakit namazlarını bile işyerimizin küçücük mescidinde cemaatle kılıyorduk. Aradığım huzuru bulduğumu düşünüyor bu yüzden eski okul arkadaşlarımın hiçbiri ile görüşmüyordum. Onlardan gelen görüşme taleplerini de bir sebeple reddederek savuşturuyordum. Bu “yeni ben”i görsünler istemiyordum. Kendimi daha onlarla karşı karşıya gelecek güçlü hissetmiyordum. Bu süre içinde annem birkaç kez beni evlendirmeye teşebbüs etmiş, birileri ile tanıştırmaya yeltenmişti. Kesin ve kararlı bir şekilde reddettiğimi anlayınca daha fazla üzerime gelmemişti. Babam ise böyle konuları aramızdaki hukuka binaen asla açmamıştı. 

Bu süre içerisinde İmam ile olan muhabbetimizi derinleştirmiştik. Namaz, oruç, sadaka gibi İslam’ın emrettiği ne varsa uygulamaya çalışıyordum. Eski büyüklerimizin eserlerinden istifade ediyor, okudukça boşa geçen günlerim için Allah’tan af ve mağfiret diliyordum. Kendi içimde bir dengeye kavuşmuş, kendimi yolumu bulmuştum. Zeliha’nın acısı dışında kalbim tamamen huzurla kaplı idi. Onu kaybetmiş ama kendimi bulmuştum. Zeliha farkına bile varmadan, beni sıratı müstakime sevk etmiş ve geldiği gibi aniden benden uzaklaşıp çok uzaklara gitmişti. O’na kavuşacağıma olan inancım tamdı. Allah’ın benim dualarımı geri çevirmeyeceğine de gönülden inanıyordum. 

Bu kalp sükûneti ta ki bir hafta sonu, pazar sabahı, annem ve babamla oturduğum kahvaltı sofrasına kadar sürdü. Kahvaltının sonunda annem elinde gazete okurken;”Oğlum sana bir şey söyleyeceğim ama üzülmek yok” diyerek elindeki gazeteyi bana doğrulttu.”Hani şu senin kız vardı ya Zeliha! İki ay önce bir deniz subayı ile evlendi ama sana söyleyemedim. Gazetedeki habere göre genç çift geçirdikleri bir trafik kazası sonrası vefat etmiş”.

Önce annem ne söylüyor ne anlatıyor diye düşündüm. Sonra şaka filan gibi geldi bana. Şok üstüne şok. İmtihan üzerine katmerli imtihan. Birincisi evlenmiş, hem de başka birisi ile. İkincisi vefat etmiş. Bir koşu gazeteyi annemin elinden çektim ve sayfadaki fotoğrafını gördüm. Fotoğraftaki O idi. Allah’ım! Bu ne büyük bir imtihan dedim. Gözyaşları içinde ceketimi almamla evden çıkmam bir oldu. İstanbul’a doğru kendi arabamla yola çıktım. Yol boyu ağladım, dua ettim. Kaza yerine varıp kaldırıldığı hastaneyi ve oradan naşının gömülü olduğu kabristanı öğrendim. Mezarının başına vardığımda yaşadıklarımı ve kalbimin durumunu ise Allah’tan başka kimse bilemez. Gitmeseydin keşke diye seslendim. Ben razı olurdum, sen denizci kocanla birlikte olaydın dedim. Ben katlanırdım dedim. Yeter ki bir yerlerde nefes alıp verdiğini bileydim. 

O günden sonra her hafta sonu Ankara’dan İstanbul’a gelip mezarı başında ağlayarak dua ettim. Beş yıla yakın bu hep böyle sürdü. Bu süre içinde bir yıl ara ile önce annemi sonra da babamı kaybettim. Kocaman dünyada tamamen yapayalnız kaldım. Hayat boş bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildi. Hepimiz bir ağacın altında kısa süreliğine gölgelenen zavallılardık. Bunu anladım. Geçen zaman içinde her namazdan sonra Zeliha’ya dualar ettim. O gözümde ve gönlümde tertemizdi, masumdu. Üstelik inancıma göre bir felakete kurban gittiği için şehit sayılırdı.

Hasretimin ateşi o kadar alevlenmiş olsa gerek ki bir yatsı namazı duadan sonra uyuduğumda Rabbim O’nu bana gösterdi. Rüyamda namaz kılmak için bir camiden içeri adım atıyorum. Cami oldukça büyük, dış kapısı kahverengi tahtadan ve olabildiğince heybetli. Camiden içeri adımımı attığımda şaşırıyorum çünkü her yer bembeyaz. Caminin halısı, duvarları, duvarlardaki kabartma arapça yazılar, minber ve mihrap. O beyazlıklar içinde ön saflara doğru ilerlerken birden Zeliha karşıma çıkıyor. Üzerinde beyaz başörtüsü ve tepeden tırnağa bir beyaz pardösü var. Heyecanlanıyorum, kalbim küt küt çarpıyor. “Hani sen ölmüştün diyorlardı. Ben inanmamıştım bak buradasın işte diyorum” Yüzüme bakıp gülümsüyor. “Ben ölmedim ki” diyor. “Ne ölmesi, yaşıyorum işte” Üç dört kez bu cümleyi tebessüm ederek yüzüme söylüyor. Ben de o zaman kendime bir pay çıkarıyor seviniyorum. Rüyamda O’nun yüzüne karşı değil ama kendi içimden;”Madem ölmemiş, biz evleniriz o zaman inşallah” diyorum. O tebessüm ediyor ve ben heyecanla uyanıyorum. Yatağımdayım ve sırılsıklam. Ey rüyaları gerçek kılan Allah’ım. Keşke bu da gerçek olsaydı diyorum. 

Ertesi sabah soluğu dostum İmam’ın yanında alıyorum. Rüyamı anlatınca;”Allah hayra tebdil etsin inşallah” diyor ve ekliyor;”Büyüklerimiz derler ki kişi vefatından sonra rüya ile sevdiklerini ziyaret eder ve ben ölmedim yaşıyorum diye ifade ederse bu durum, o kimsenin şehit olduğuna en büyük delildir. Çünkü Kuran onlar için sakın ölü sanmayın onlar diridirler lakin siz bilmezsiniz der. Umulur ki Zeliha kızımız şehitler zümresine nail olmuştur. Allah da bizi şefaatine nail eylesin” Bu haber O’nun vefatından sonra duyduğum en güzel haber. En sevinçli haber. Mutluluktan uçuyorum. O yok ama şimdi Firdevsi Ala’da meleklerin kanatları altında. Sevincimi birileri ile mutlaka paylaşmalıyım. 

İlk duymayı hak eden ailesidir diye düşünüyorum. Kızınız şehit oldu sevinin diye onlara haber vermeliyim. Ailesinin evinin telefon numarasına ulaşıyorum. Bu sevincin içine nasıl gizli bir hançerin kalbime saplanacağını bilmeden evlerini arıyorum. Telefondaki bayan,  Zeliha’nın ablası olduğunu söylüyor. Özür dileyerek kendimi tanıtıyorum. “Sizinle tanışmadık ama sizi yakından biliyorum” diyor ablası. “Sizden çocukluğundan beri bahsederdi. Size olan ilgisini biliyorum” diye ekliyor. Bunu duymak benim için dünyaları bana hediye etmek gibi bir şey diyorum ablasına ve ben de karşılık olarak ona müjdeli bir haber vermek istediğimi söylüyor, rüyamı ve İmam’ın yorumunu anlatıyorum. O da seviniyor. Zeliha tam bir iman ehli idi diyor. Ben şahidiyim diyor. 

Muhabbetin sonuna doğru merakımı bağışlayın ama neden beni terk etti diyorum. Önce bilmiyor musunuz diye şaşkın bir ses tonu telefondan kulaklarıma akıyor. Sonra devamında; anneniz ziyarete gittiği gün Zeliha’ya “Oğlumdan uzak dur. Sen ve biz farklı aile kültürlerine mensubuz. Bir birimize ayak uydurmamız zor. Sen gördüğüm kadarı ile mutaassıp bir kızsın. Ne bize uygunsun ne de oğluma. Eğer Allah’ını seviyorsan Allah için oğlumdan uzak dur ve anne babası ile arasını açma” diyor. Anneniz böyle söyleyince de Zeliham tası tarağı toplayıp alelacele İstanbul’a geldi. Evlenene kadar da hiçbir hastanede çalışmadı. Epeyce bir zaman sizi bekledi. Allah nasip etse idi şimdiye kadar çoktan birbirimizi bulurduk dedi ve karşısına çıkan bir talibi geri çevirmedi diyerek cümlesini bağladı. Telefonu kapattım ama duyduklarım içerimi, yüreğimin ta en dip köşesini kanattı, dağladı.

Ah be annem! Güzel annem! Ben seni oğluna kız bakman için göndereyim, sen benim dünyamı karart! Nasıl yaptın be annem? Nasıl kıydın bana? Demek sendin önümdeki engel. Hiç de şüphelenmemiştim. Nereden bilirdim ki bir ana, yavrusunu yüreğinden vuracak. Bunu kurtlar, sırtlanlar bile yapmaz yavrusuna. Sen bana nasıl yaptın be annem? Sevgimi nasıl görmezden geldin? Keşke sağ olaydın, karşımda olaydın da yüzüne söyleyeydim tüm bu hissettiklerimi. Olsun ben yine de yapardım der miydin acaba? Sen beni doğurdun, sonra başını alıp gittin ama yavrunu da ateşe saldın bilesin.

Sonraki geçen yıllar içinde İmam dostum beni içine düştüğüm yalnızlıktan çıkarmak için epeyce uğraştı. Sonunda ikna etti ve bir hatun ile başımı bağladı. Evlendikten sonra sadece bayramlarda ve İstanbul’a iş ziyareti için geldiğimde Zeliha’nın mezarını ziyaret ettim. Eşimi ise sevdim. Ona geçmişimden asla söz etmedim. O beni ilk gördüğü halimle tanıdı ve sevdi. İmam’la da ailece görüşür olduk. İki de çocuğumuz oldu. Biri kız, biri erkek. Eşime, oğlum olursa sen ismini koy dedim, kız olursa da ben. Garibim ne bilsin aklımdan geçeni, elbette deyip kabul etti. Kızımın adını Zeliha koydum.

Yirmi yıl aradan sonra ikinci kez bu hastaneye gelişim. Hastane büyümüş bambaşka olmuş. Ama temizlik, nezaket ve güler yüzlü insanlar hep aynı. Sadece kadın doğum ve çocuk hastalıklarında değil tüm branşlarda hizmet vermeye başlamış. Oğlumun ameliyatı için gönül rahatlığı ile bu hastaneyi tercih ettim. Şu an eşim tam karşımda. Ameliyatın bitmesini beklerken hastanenin çıkardığı dergiye gözüm takılıyor. Rastgele açtığım ilk sayfada bir hikaye var, başlığı Zeliha. Çarpılıyorum.